Franz Kafka kimdir ?
Yazar: Alper Zaman: February 18th, 2008İçeriği göster
İçeriği görüntülemek için üstteki linke tıklayın.
Franz Kafka kimdir ?Franz Kafka
1883 yılında Prag’da; hıristiyan bir ülkede yahudi olarak doğmuştu. Ve sanatın her türüne düşman bir ailede yazar olmayı seçmiş, Almanca yazmayı yeğlemişti. 1893-1901 arasında Avusturya Lisesi’ne gitti. 1901′de liseyi bitirdikten sonra Prag Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’ne girdi. Ancak daha çok ilgisini çektiği için Alman edebiyatı derslerini izliyordu. 1902′de Max Brod’la tanıştı. Max Brod, Kafka’nın yaşamı boyunca ilişki kurabildiği sayılı kişilerden biri oldu. Kafka’nın ölümünden sonra yakılmasını vasiyet ettiği tüm yapıtlarını Max Brod toplayıp yayınladı.
Kafka ilk eseri olan “Bir Savaşın Tasviri” adlı öyküsünü öğrencilik yıllarında yazdı. 1906′da hukuk öğrenimini doktora ile tamamladı ve bir yıl süren avukatlık stajını yaptı. 1907′de İş Kazaları Sigorta Şirketi’ne memur olarak girdi.
Artık “Doktor Kafka”ydı ve sıkıcı fakat güvenli bir yaşama kavuşmuştu. Gündüzleri sıradan bir memur gibi işine gidiyor, geceleri ise ölümden bile derin bir uykuya benzettiği yazma işinde yoğunlaşıyordu. Avrupa’nın çalkantılı hali onun öykülerini gittikçe karanlıklaştırdı. İnsanın kurtuluşuna olan inancı azaldıkça daha çok yazmaya başladı. “Şato”, “Dava”, “Amerika” hep bir arayışın romanı oldular.
Yaşamının ve yapıtlarının ortak yanı, Camus’nün dediği gibi, “her şeyi sunmak ve hiçbir şeyi doğrulamamak” tır; çünkü yaşamayı bir savaş, ama önceden yitirilmiş bir savaş olarak görür. Verem yakasına yapışmış, bir sigorta şirketindeki memurluğu edebiyat çalışmalarını engellemiş; beş evlenme girişimi sonuçsuz kalmış ve yapıtlarının büyük çoğunluğu yarım kalmıştır.
Tüm karamsarlığına rağmen Kafka’nın romanlarında her zaman bir ümit ışığı görmek mümkündür. “Dava”nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı K., sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.’ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur bir yararı olmayan, zayıf bir umuttur ama, bir umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şey de budur aslında…
Büro çalışmasından sıkılıyor, kendini bu çalışma düzenine yabancı görüyordu. Çevreye yabancılaşma duygusu ilk kez “Taşrada Düğün Hazırlıkları”na, beş yıl sonra da “Değişim” adlı öyküsüne yansımıştır.
1912 yılının Kafka için başka bir önemli olayı da nişanlısı Felice Bauer’le tanışmasıdır. Onunla ilişkisini, üç kez ayrılıp yeniden nişanlanarak, 1919′a kadar sürdürdü. Evlenmemesine neden olarak hastalığını gösteriyordu. Oysa Günce’sinde evliliği bir burjuva bağı olarak nitelemiş ve edebiyat yaşamını sürdürebilmesi için yalnızlığa ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Nişanlısıyla bu ilişkisinden geriye beş yüzün üzerinde mektup kalmıştır. Bunlar, Kafka’nın ölümünden çok sonra 1967′de “Felice’ye Mektuplar” adıyla yayınlandı. Onun gibi kompleksler içinde yüzen bir adamın altından kalkabileceği bir iş değildi evlilik. Kadınlarla mektuplaşmaktan başka bir şey yapamadı.
Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olanın Milena Jesenska’ydı. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka’yı derin acılara sürükledi.
Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan “Milena’ya Mektupları”nda Kafka şöyle dile getirir durumunu;
“En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki…”
Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas’a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944′te Almanya’da toplama kampında öldü.
Kafka’nın eserlerinin hepsinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenir. Ailesiyle ve babasıyla olan ilişkileri onun için bir korku kaynağı olmuştur. Genelde, gerçekliğin değişemeyeceğine, değişse de daha farklı olmayacağına inandığı için, siyasi gerçekler karşısında direniş göstermemiştir.
Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen olanaksızdır. Şöyle söyler :
“Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak..”
Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardır Kafka’nın. Kendi bedeninden değil hoşnut olmak, tiksinmektedir nerdeyse.
Kafka dostu Max Brod’tan, ölümünden sonra yazdığı her şeyi yakmasını istedi. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla aynı fikirde değildi ve Kafka’nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı.
1917 Ağustosunda verem hastalığına yakalanarak başlayan kanlı öksürükler sonucu Franz Kafka Viyana yakınlarında bir sanatoryumda 1924 yılında öldü.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok ünlenen Kafka, yazın tarihi içinde karanlık, derin ve görkemli bir yer edindi.