sanal dünya
->
Asıl Tehlike İslâmofobi
‘İslâmofobi ile mücadele edecek strateji temelde eğitim üzerine bina edilmelidir. Bu eğitim sadece İslâm hakkında değil, bütün din ve gelenekler hakkında olmalıdır ki mitler ve yalanlar gerçeklerden ayırt edilebilsin. Medya ve internetin nefret çığırtkanlığında kullanılmasına engel olmalı; fakat düşünce ve ifade özgürlüğünü de korumalıyız. Kamusal otoriteler sadece İslâmofobi’yi kınamakla kalmamalı, ayrımcılık yapılmayacağı yönündeki vaatlerini yasal ve gerekli diğer uygulamaları garanti altına alarak desteklemeli. İslâmofobi ile mücadele gayretleri İslâm adına gerçekleştirilen terör ve şiddet eylemleriyle de hesaplaşmak durumunda. Küçük bir azınlık, çoğunluğun kötü bir nam kazanmasına sebep oluyor. Bu kabul edilemez.’
7 Aralık 2004 günü Birleşmiş Milletler’in (BM) düzenlediği “İslâmofobi ile Mücadele: Tolerans ve Anlayış Eğitimi” başlıklı konferansta konuşan BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın sözleriydi bunlar. Kofi Annan ‘geri öğrenme’ dediği bir süreçle sonradan edindiğimiz ön yargılardan ve korkulardan kurtulabileceğimize inanıyordu. Annan’ın 11 Eylül saldırılarından sonra salgın bir hastalık gibi büyüyen İslâm düşmanlığına karşı alınması gereken önlemleri sıraladığı bu konuşmasından bir yıl sonra Danimarkalı Jyllands Posten Gazetesi’nin yayımladığı Hazreti Muhammed’le (s.a.v.) ilişkilendirilen karikatürler ve bunlara karşı gösterilen tepki, Annan’ın öngördüğü ‘geri öğrenme’nin henüz başarılamadığını ve Batı dünyasındaki Müslüman stereotipinin dimdik ayakta olduğunu gösterdi.
Karikatürler Danimarka İslâmofobisinin yeni yüzü
Karikatür krizini bağımsız bir olay olarak ele alma hatası, gerek Avrupa’da salgın halini alan İslâmofobi’yi, gerekse karikatürlere karşı Müslümanların ve akl-ı selim sahibi Batılıların gösterdiği tepkiyi anlaşılmaz kılıyor. Danimarkalı siyasetçilerin 11 Eylül saldırıları sonrasında takındıkları İslâm düşmanı tavır, hem sağ tandanslı gazetenin karikatürler konusundaki istekliliğini, hem de Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in özür dileme ve İslâm ülkelerinin tepkilerini dinleme konusundaki isteksizliğini açıklıyor.
Danimarka nüfusunun ancak yüzde 4′ünü oluşturan Müslümanlara karşı ırkçı politikalar 1990′larda başladı. Danimarka Halkçı Partisi, Müslümanlara ve diğer göçmen nüfusa karşı dışlayıcı bir politika öngörüyordu. Ülkedeki Müslümanların bir türlü ‘entegre’ (Bunun gerçekte asimilasyon anlamına geldiğini herkes biliyordu.) edilemedikleri iddiası, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra gerçekleşen Kasım 2001 seçimlerinin temel malzemesiydi. Geçen yıl Kopenhag Belediyesi eski Başkanı Louise Frevert, kendi web sitesinde Müslümanları Danimarka toplumundaki ‘kanserli tümör’e benzetmişti. Bayan Frevert’in yerine belediye başkanı seçilen Martin Henriksen daha ılımlı değildi: “Daha baştan İslâm, bir terörist hareket olmuştur. Bugün İslâm’ın gerçek yüzünü gizlediği, bizi işgal edecek herhangi bir İslâmî grup veya devletin olmadığı bilinciyle beklediği bilinen bir gerçektir. Hedeflerini çok iyi biliyoruz. Metotları ise yavaş yavaş demokratik kurumlarımıza sızarak bu hedefe ulaşmaktır.”
Henriksen’in bu ifadeleri Halkçı Parti’nin parlamento grup toplantısında gündeme gelmiş ve Henriksen, yazdığı şeylerin parti politikası ile birebir örtüştüğünü söyleyerek bu ifadeleri web sitesinden kaldırmayı reddetmişti. Yapılan ’siyaseten doğru’ davranması çağrıları üzerine belediye başkanı İslâm için kullandığı ‘terörist hareket’ ifadesini ‘fetihçi ideoloji’ ifadesiyle değiştirmeye razı olmuştu.
Jyllands Posten Gazetesi’nin 30 Eylül 2005′te başlattığı karikatür krizine de Danimarkalı siyasetçiler duyarsız kaldı. Başbakan Rasmussen, aralarında Türk büyükelçisinin de bulunduğu 11 İslâm ülkesi büyükelçileri tarafından konuyla ilgili görüşme talebini ‘ülkesinde basın özgürlüğü olduğu’ gerekçesiyle reddetti. Daha sonra 22 emekli Danimarkalı diplomat tarafından nezaketsiz bulunarak eleştirilen bu tavır Arap Ligi ve İslâm Konferansı Örgütü’nün devreye girmesiyle uluslararası bir krizin başlamasına yol açtı.
Rasmussen’in inadı
Rasmussen sadece İslâm dünyasından değil Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu’ndan yükselen eleştiri ve talepleri de cevapsız bıraktı. Konsey yaptığı açıklamada sadece Danimarka medyasının değil, aynı zamanda hükümet ve Danimarka toplumunun Müslümanlara ve azınlıklara karşı sürekli keskinleşen tavrını eleştirdi. Komisyon Başkanvekili Franco Frattini, söz konusu karikatürlerin İslâm’a ve yabancılara karşı düşmanlığı besleyici mahiyette olduğunu söyledi ve bir Katolik olarak kendisinin de Hıristiyanlığın kutsal sembolleri ile terörü özdeşleştiren bir karikatürden rahatsız olacağını kaydetti.
Avrupalı pek çok Yahudi ve Hıristiyan din adamının yanı sıra Danimarkalı sanatçıların eleştirilerine de maruz kalan gazete ocakın sonunda özür dileyerek geri adım atsa da aynı ton siyasi çevrelerde yankılanmadı. Danimarkalı gazetenin özür dilemesi Avrupa’nın çoğu sağ tandanslı gazetesi tarafından ‘ifade özgürlüğü mücadelesinde yenilgi’ olarak yorumlandı ve söz konusu karikatürler Avrupa’nın hemen bütün ülkelerinde yayımlanmaya başladı.
Gazeteci-yazar Ali Bulaç, özellikle takip eden bu baskıların karikatür provokasyonunun planlı ve sistemli bir strateji olduğunun delili olduğu kanaatinde. Ona göre karikatürlerin yeniden yayımlanması hakaretin sadece Peygamber Efendimiz’e değil, bütün bir Müslümanlık âlemine yapılmış olması anlamına geliyor. Bu sebeple kimsenin ‘ben ılımlı Müslümanım’ diyerek tepkisiz kalma hakkı olmadığını söylüyor: “Eğer peygamberi olmayan bir Müslümanlık icat edersek belki o zaman Batı’nın kabul ettiği ılımlı Müslüman ile tepkilerinde aşırı giden Müslüman ayrımını yapabiliriz. Tabii ki dikkatli olmak ve oyuna gelmemek lazım. Ama tepkisiz kalmak da kabul edilemez.”
İslâmofobi: Bu filmi görmüştük
Fransız Müslümanların lideri kabul edilen Tarık Ramazan ise stratejinin farklı bir boyutuna dikkat çekiyor. On’a göre krizi çatışmaya dönüştürenler bundan menfaat sağlamaya çalışan Suriye ve İran gibi ülkelerin baskıcı rejimleri. Ramazan, baskı altındaki bu rejimlerin karikatür saygısızlığına çok sevindiklerini, bu olayı kendilerini İslâm davasının gerçek sahipleri olarak göstermek için kullandıklarını düşünüyor. Ali Bulaç da Iraklı Şii lider Sistani’nin yaptığı ‘asıl suçlu içimizdeki teröristler’ açıklamasını bu kapsamda görmekten yana. Bulaç, Sistani’nin açıklamalarını Irak’ta ipleri elinde tutan Amerikan işgal rejimi ile iyi geçinmek için yapılmış fırsatçı ve talihsiz beyanlar olarak görüyor.
İslâmofobi, Müslüman ordularının Avrupa kapılarına dayandığı 8. yüzyıldan beri Avrupa’da rastlanan bir olgu. Zaman içinde değişik çehrelere bürünse de Haçlılar döneminde görülen İslâm düşmanlığı ile İspanya kıyımlarında görülen İslâm ve Yahudi düşmanlığı, Osmanlı’nın genişleme döneminde görülen İslâm düşmanlığı ve sömürgecilik döneminde görülen İslâm düşmanlığı arasında belirgin benzerlikler var. 1960′lardan sonra Avrupa’da yeni çehresini gösteren İslâmofobi de benzer özellikler taşıyor. Farklılıkları ise temelde Avrupa’da yaşamaya başlamış 15 milyonu aşkın Müslüman, İslâm ülkeleri diye bilinen ülkelerde görünen baskıcı rejimler, petrol tüketiminin artışıyla birlikte Müslüman ülkelerin dünya politikasında belirleyici roller üstlenmeye başlaması, Sovyet Bloku’nun çökmesinden sonra ortaya çıkan radikal İslâmist hareketlerin terör eylemleri, nihayet küreselleşme ve teknolojik gelişmelere paralel olarak yaşanan iletişim imkânları belirliyor. Bütün bu farklılıklar bir yandan yeni İslâmofobi’nin şeklini belirlerken, diğer yandan çözüm potansiyelini artırıyor.
Bu farklılıklara rağmen uzmanları asıl rahatsız eden benzerlikler. Son dönemde görülen İslâm düşmanlığı ile tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkan İslâm düşmanlıkları arasındaki benzerlik, probleme tarihî bir derinlik ve geleceğe bakan yönüyle de tekrarlama potansiyeli katıyor.
George Washington Üniversitesi’nden Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, İslâmofobi kavramı üzerinde yaptığı linguistik ve psikolojik bir irdeleme ile bu kavramın 20. yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkmış ırkçı akımlardan daha ziyade İslâm’ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde gösterdiği hızlı yayılmayla alakalı olduğunu savunuyor. Batı’nın, gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde fobiler üretmesinin anlamsız olduğunu söyleyen Nasr, İslâmofobi’nin geçmişten miras alınmış hastalık olduğu kanaatinde. Ona göre, bu hastalığın asırlar öncesinden devralınmasının asıl sebebi İslâm dini ve dünyasının mevcut durumu hakkındaki bilgisizlik ve Müslümanların yaptığı hatalar. “Fanatiklerin yaptıkları olmasaydı İslâmofobi de olmazdı.” diyen Nasr’a göre, İslâm düşmanlığını Batı’da yaygın olan ‘öteki’ni düşmanı görme hastalığı da besliyor. Dortmund Üniversitesi’nden ekonomi profesörü Wolfram Richter ise İslâmofobi’nin Avrupa’da uyanan antisemitizm hastalığının yeni bir yüzü ve ‘Ein Volk’ (Nazi Almanya’sında kullanılan ‘bir halk’ ifadesi) geleneğinin bir uzantısı olduğunu söylüyor: “Bir zamanlar Yahudilere yaptığımızı şimdi Müslümanlara yapacağımızdan korkuyorum. Yeni Holokost’un kurbanları Müslümanlar olacak.”
Yahudilere yapılan muamele gibi
Avrupa’daki İslâmofobi’nin Nazi Almanya’sında Yahudilerin yaşadığı aşağılanmanın paraleli olduğunu gösteren bir teklif de Almanya’da Aşağı Saksonya İçişleri Bakanı Uwe Schünemann’dan geldi. Schünemann, şiddet taraftarı olduğu belirlenen 3 bin kadar İslâmcının ayaklarına elektronik etiketler takılmasını, bu sayede hareketlerinin takip edilmesini teklif etti. Nazi Almanya’sında da Yahudilerin kollarında Davud Yıldızlı bir bant taşımaları mecburiyeti getirilmişti. Radikal İslâm’la mücadele çerçevesinde şimdilik küçük çaplı olarak devreye konulan ‘vatandaşlıktan çıkarma ve nefret vaizlerinin sınır dışı edilmesi’ uygulamasının da Mussolini İtalya’sında ve Nazi Almanya’sında Yahudilere yönelik olarak uygulandığı biliniyor. Avrupalı pek çok Yahudi din adamı, Müslümanların bugünlerde yaşadığı aşağılama, kolektif yaftalanma ve polis tarafından hırpalanmaların 1930′larda Yahudilerin yaşadıklrı ile gösterdiği paralelliğe parmak basıyor.
Avrupa’ya has değil
Britanya Müslümanları ve İslâmofobi Komisyonu üyelerinden İmam Abdülcelil Sacid, antisemitizm ile İslâmofobi arasında eşzamanlı bir ilişki görüyor. Avrupa’da İslâmofobi ile antisemitizm’in birlikte yükseldiğini söyleyen Sacid, her iki hastalığın bir kültür ırkçılığı olduğunu, toplumların farklı kesimleri tarafından seslendirilseler de bu hastalıkların ortaya çıkışının ortak sebeplere dayandığını iddia ediyor. Avrupa’da yükselen İslâmofobi’ye karşı Yahudileri de en az Müslümanlar kadar duyarlı olmaya çağıran Sacid, yabancı düşmanlığının yükseldiği her durumda Yahudilerin de kurbanlar arasında olduğunun unutulmaması gerektiğini hatırlatıyor.
İslâmofobi sadece Avrupa’ya has bir hastalık değil. Hindistan’da özellikle Sihler arasında yaygın bir İslâm düşmanlığı var. Yine Çin ve Rusya gibi ülkelerde Müslüman azınlıkların ayrılıkçı faaliyetleri belirgin bir İslâm düşmanlığını körüklüyor. Özbekistan ve Cezayir gibi ülkelerde İslâm korkusu siyasal İslâm’a karşı rejim kaygısı şekline bürünmüş durumda. Fakat bunların hiçbirinde İslâm topyekûn bir din olarak dışlanmıyor. Daha ziyade birincil düşman olarak görülen ayrılıkçı ve devrimci grupların ideolojisi olarak kabul ediliyor. Bu devletler, İslâm ülkelerine karşı genel bir yargı oluşturmuyorlar. Avrupa, tarih boyunca olduğu üzere İslâm düşmanlığında yine başı çekiyor.
Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı Takip Merkezi’nin (EUMC) 11 Eylül saldırılarından sonra yaptığı bir dizi çalışmada AB üyesi ülkelerin çoğunda ırkçı şiddetle alakalı bilgi toplama ve sınıflandırma mekanizmalarının olmadığının altını çizdi. Bu şartlarda ırkçılıkla ve yabancı düşmanlığıyla mücadele için gerekli tedbirlerin alınmasının güçleştiğini söyledi. Bu araştırmalarda Avrupa ülkelerinde en problemli alanın eğitim olduğu, göçmenlerin ve azınlıkların çocuklarının eğitim sistemi içinde başarısızlığa mahkum edildikleri gösterildi. Araştırmalarda 11 Eylül sonrasında gerek Müslüman azınlıklarda, gerekse genel toplumda karşılıklı korkuların arttığı, Müslümanlara karşı sözlü sataşma, aşağılama ve fiziki boyutlara ulaşmayan şiddetin arttığı gözlemlendi.
AB içinde yabancı düşmanlığı ve ırkçılık ilk kez 1985′te gündeme alındı. 1988′den başlayarak da AB üyesi ülkelerde bilgi toplanmaya başlandı. 1997, Avrupa’da Irkçılık Karşısı Yıl olarak ilân edildi. Bu çerçevede yapılan çalışmalar Avrupa’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile alakalı halk görüşlerinin sürekli olarak kötüleşmekte olduğunu gözler önüne serdi. Ancak, 1997′e kadar AB’nin yaptırdığı ırkçılık karşıtı çalışmaların çoğu temelde bütün yabancıları yabancı kategorisine almış, bunun dinî boyutu ile ilgilenmemişti. 1997′de Avrupa halkının üçte biri kendilerini ‘ırkçı’ veya ‘aşırı ırkçı’ gördüklerini ifade ediyor, özellikle sayıları hızla artan yabancılardan dolayı geleceklerini belirsiz olarak görüyorlardı.
Avrupa İslam düşmanlığında neden başı çekiyor?
EUMC’nin özellikle din eksenli nefreti incelediği en kapsamlı çalışması 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında yapıldı. Birmingham Üniversitesi’nden Chris Allen ve Jorgen Nielsen’in hazırladığı 2002 Mayıs’ında yayımlanan rapor, o zaman AB üyesi olan beş ülkede yapılan çalışmada ülkeler arasında minimum düzeyde farklılıklar görülmekle birlikte tamamında İslâm ve Müslümanlara yönelik saldırıların artmakta olduğunu gösteriyordu. Allen ve Nielsen’in bulgularına göre saldırılar temelde sözlü düzeyde kalıyor ve bunlar bütün Müslümanların terörist saldırılardan sorumlu tutulması, Müslüman çocuklara ‘Üsame’ diye hakaret edilmesi seviyesinden başlayıp Müslüman kadınların başörtüsü ve çarşaflarının zorla çıkartılması, tükürülmeleri, nihayet fiziki şiddete kadar varıyordu. Basın üzerinde de çalışma yapan ikili, 11 Eylül saldırıları sonrasında basının “aşırılarla” genel Müslüman toplum arasında bir ayrım gözetme gayreti göstermesine karşılık bu gayretin zamanla yok olduğu ve Müslümanları aşağılayan, Müslümanlarla dalga geçen ve ön yargılar oluşturan makale ve karikatürlerin görülür düzeyde artmış olduğunu kaydetmişti. Çalışma siyasetçilerin ve toplum önderlerinin de Müslüman karşıtı söyleme kaydıklarını ve İtalya ve Danimarka’da özellikle aşırıya gidildiğini tespit etmişti.
Avrupa’nın İslâm düşmanlığında neden başı çektiğinin bir dizi açıklaması var. Tarihî mirasın bu konudaki belirleyiciliği üzerine çok şeyler söylendi. Bu mirasın özellikle aydınlanma sonrasında Avrupa’yı bir hastalık gibi saran anti-dindarlık boyutlarına varan laikçiliğin bir sonucu olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Nitekim Ali Bulaç karikatür krizine yol açan kişilerin dindar değil, dinin her şekline karşı çıkan, çoğu ateist ve agnostik kesimce körüklendiği kanaatinde. Karikatür krizinin ilginç bir şekilde farklı dinlerin samimi mensupları arasında yakınlaşmaya da yol açtığını söyleyen Bulaç, Avrupa laikliğinin İslâmiyet’i kendi varlığına karşı bir tehdit olarak görmeye başladığını düşünüyor. Bulaç, Müslümanların mevcut tepkisini de bu anlamda sadece İslâmi bir tepki değil, din adına yapılmış umumi bir tepki kapsamında görmek gerektiğini söylüyor: “İslâmiyet aslında bu tepkisi ile bütün dinlerin kutsallarını da savunmuş oluyor. Müslümanlar sadece kendi Peygamberlerini savunmuyor. Hz. İsa’yı da Hz. Musa’yı da diğer bütün peygamberleri de savunuyor.”
Prof. İlber Ortaylı ise karikatür krizine farklı bir açıdan bakıyor. Batı’da bu tür hakaretamiz tavırların espri ve mizah geleneği zayıf topluluklardan çıktığını söyleyen Ortaylı’ya göre, mizah geleneği zayıf toplumlar bel altı ve dinî içerikli esprilere yöneliyor. Oturmuş bir mizah geleneği olan İngilizlerin bu tür vartalara düşmediğini de hatırlatarak, “Danimarkalılar Avrupa içinde gelenek fukarası bir toplum. Kaba ve espri kabiliyetinden yoksun insanların çizgileri ile provokasyon yapmalarından ibaret bir hareket. Böyle sanat da, böyle sanat özgürlüğü de olmaz.” diyor.
Tanım ve teşhis problemi
Bugüne kadar İslâmofobi’nin en ayrıntılı ve kapsamlı tanımı 1997′de İngiliz düşünce kuruluşu Runnymede Trust tarafından yapıldı. “İslâmofobi: Hepimiz için bir meydan okuma” başlıklı rapor, İslâmofobi’nin sekiz belirgin özelliğini sıralıyor. Buna göre İslâmofoblar, İslâm’ı tek bir blok olarak görüyor ve değişime karşı direnç gösterdiğini; İslâm’ın farklı ve ‘öteki’ olduğunu, başka kültürlerle bir ortak yönü olmadığı gibi karşılıklı etkileşime de girmediğini düşünüyorlar. İslâm’ı Batı medeniyetine kıyasla geri kalmış, barbar, irrasyonel, gelişmemiş ve seksist görüyorlar; İslâm’ı doğası itibarıyla şiddet taraftarı, baskıcı, tehditkâr, terörü destekleyen ve bir medeniyetler çatışmasına girişmiş olarak kabul ediyorlar; İslâm’ı siyasal bir ideoloji olarak görüyor ve İslâmî rejim ve partiler tarafından siyasî ve askerî kazanımlar için kullanıldığını düşünüyorlar. Bütün bu sebeplerle İslâm’ın Batı hakkındaki bütün eleştirileri tartışılmaksızın reddediliyor; bu sebeplere bina edilen İslâm düşmanlığı sebebiyle Müslümanlara karşı ayrılıkçı uygulamalar meşrû kabul ediliyor ve genel Müslüman toplum da dışlanıyor. Ayrıca, Müslüman karşıtlığı da doğal ve normal kabul ediliyor.
İslâmofobi’nin Runnymede tanımı zamanın İngiliz hükümeti tarafından olduğu gibi pek çok Müslüman örgüt ve dernek tarafından da kabul edilmişti. Bu tanımın fazlasıyla geniş çerçeveli olup, İslâm ve Müslümanlara yöneltilmiş haklı eleştirileri de kapsayacağı yönünde eleştiriler de yapılmıştı. Örneğin Londra Üniversitesi’ne bağlı Imperial College’dan Dr. Piers Benn, bütün fobilerde olduğu gibi İslâmofobi’nin de zamanla anlam kaymasına uğrayıp İslâm ve Müslümanlar hakkındaki olumlu olumsuz, haklı haksız her türlü eleştiriyi kapsamaya başlayacağından endişe ediyor. Benn, homoseksüellerden korkma ve nefret etmenin adı olarak bilinen homofobinin de zamanla anlam genişlemesine uğradığını, bugün Avrupa’da ‘çocuğumun homoseksüel olmasını istemiyorum’ demenin dahi homofobik olarak görülmeye başlandığını söylüyor. Eleştiri hakkının, karşı tarafa saygı sınırları içinde kalmak kaydıyla anlamlı bir diyalog için de şart olduğunu söyleyen Benn, İslâmofobik olarak yaftalanma korkusunun Müslümanlarla konuşmayı dahi zorlaştırabileceğinden endişe ediyor.
İslâmofobi fobisi
İmam Abdülcelil Sacid ve Tarık Ramazan Avrupa’da yükselen İslâmofobi karşısında İslâm dünyasında da bir İslâmofobi fobisinin tırmanışa geçtiğini gözlemliyorlar. Sacid, 7 Temmuz ve 21 Temmuz 2005 tarihlerinde İngiltere’de gerçekleşen iki bombalı saldırı arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor. İkinci saldırıyı gerçekleştiren gençlerin birinci saldırıdan sonra İngiliz toplumunda görülen İslâm düşmanlığı ve İslâm’ın kutsal gördüğü unsurlara yönelik saldırılar karşısında kendilerini dışlanmış ve bir şeyler yapmak durumunda hissettiklerini söyleyerek, İngiliz polisinin de iki grup arasında bu fobi-karşı fobi ilişkisinden başka bir ilişki bulamadığını kaydediyor. Sacid’e göre genelde İslâm dünyasının özelde de Avrupa’da yaşayan Müslümanların düşeceği en büyük hata İslâmofobların düştüğü hata olur: Genelleme. Nefret vaizlerinin her iki tarafta da olduğunu hatırlatan Sacid, “İslâm dünyasını topyekûn geri kalmış, Batı düşmanı, terörist görmek nasıl yanlışsa, Avrupa’yı da topyekûn İslâm düşmanı, komplocu, provokatör görmek de o kadar yanlıştır.” diyor.
KARİKATÜR KRİZİNİN GELİŞİMİ
17 Eylül 2005 - Danimarkalı yazar Kare Bluitgen Hz. Muhammed Aleyhisselam hakkında yazdığı bir çocuk kitabına çizim yapacak karikatür bulamadığından yakındı.
18 Eylül 2005 - Jyllands-Posten gazetesinin kültür editörü kırk karikatüriste yaptığı çağrıda Hz. Muhammed’i kendi gördükleri şekilde çizmelerini istedi.
30 Eylül 2005 - Gazete gelen 15 karikatürden 12’sini yayımladı.
9 Ekim 2005 - Danimarka Müslüman Derneği gazetenin özür dilemesi ve karikatürleri web sitesinden kaldırmasını istedi.
14 Ekim 2005 - Kopenhag’da barışçıl gösterilerle Jyllands-Posten gazetesi kınandı.
19 Ekim 2005 - İçlerinde Türkiye’nin de bulunduğu 11 İslam ülkesinin büyükelçileri konuyu görüşmek üzere Başbakan Rasmussen’den görüşme talep ettiler. Talepleri basın özgürlüğü çerçevesinde reddedildi.
28 Ekim 2005 - Danimarkalı Müslüman gruplar Danimarka hukuku çerçevesinde karikatürleri yayımlayan gazete hakkında dava açtılar. Savcılık davaya konu bir durum olmadığı kararı verdi.
Kasım 2005 - Danimarkalı imamlardan oluşan bir grup Ortadoğu ülkelerini dolaşarak konuyu İslam dünyasının ilgisine taşıdı.
2 Aralık 2005 - Pakistan’ın Cemaat-i İslami örgütünün karikatüristlerin başına ödül koyduğu haberi yayıldı. Haberin sonradan abartı olduğu anlaşıldı.
19 Aralık 2005 - 22 emekli Danimarkalı diplomat başbakanın büyükelçilerle görüşmeme kararını eleştirdiler. Aynı gün Avrupa Konseyi Danimarka hükümetini sert bir dille eleştirdi.
29 Aralık 2005 - Arap Ligi Danimarka hükümetini eleştirdi.
7 Ocak 2006 - Karikatürler bu tarihten sonra aynı hafta içinde İsveç, Norveç ve Belçika gazetelerinde yayımlandı.
24 Ocak 2006 - Suudi Arabistan karikatürleri açıktan kınadı ve ülkede Danimarka mallarına karşı boykot başladı.
28 Ocak 2006 - İKÖ, Danimarka hükümetinin derhal karikatürleri kınaması gerektiğini açıkladı.
29 Ocak 2006 - Libya, Danimarka’daki büyükelçiliğini kapattı. Filistin’de başlayan bayrak yakmaları İslami Cihat ve El-Aksa Şehitleri Tugayı’nın Danimarkalı, İsveçli ve Norveçlilere yaptığı ülkeyi terk çağrısı izledi. Gün içinde çoğu Arap ülkesi Danimarka mallarını boykota katıldı.
30 Ocak 2006 - Jyllands-Posten gazetesi karikatürleri yayımladığı için değilse de Müslümanların hislerini rencide ettiği için özür dileyen bir mesaj yayımladı. Aynı gün Başbakan Rasmussen de kişisel olarak karikatürlerden rahatsız olduğunu, ama basına müdahale edemeyeceğini açıkladı.
31 Ocak 2006 - Onyedi İslam ülkesinin dışişleri bakanları Danimarka hükümetinden krize sebebiyet veren karikatüristlerin cezalandırılmasını ve hadisenin tekrarlanmayacağının garantisini istediler. Başta Rusya Devlet Başkanı Putin olmak üzere dünya liderlerinden Müslüman konumuna destek geldi. Aynı gün İzlanda ve Almanya’da karikatürlerin bir kısmı yeniden basıldı.
1 Şubat 2006 - Karikatürler eşzamanlı olarak Fransız, Alman, İtalyan, İspanyol ve Hollanda gazetelerinde yayımlandı. Rus Ortodoks Kilisesi karikatürlerin yayımlanmasını kınadı.
2 Şubat 2006 - Karikatürler Amerika, Belçika, İsviçre, Macaristan ve Portekiz’de yayımlandı. Bu arada yine Hz. Muhammed Aleyhisselam’ı betimleyen farklı karikatürler de yayımlanmaya başlandı. Gazze’de gösterilerin şiddet dozu artmaya başladı.
3 Şubat 2006 - Endonezya’da Danimarka büyükelçiliğine yönelik saldırı büyükelçinin halkla konuşması üzerine yatıştı. İngiltere Dış İşleri Bakanı İngiliz medyasının konuya gösterdiği duyarlılığı tebrik etti ve Avrupalı gazeteleri eleştirdi.
4 Şubat 2006 - Karikatürler Polonya ve Çekistan gibi ülkelerde yayımlanmaya devam edildi. Şam’daki Danimarka büyükelçiliği ateşe verildi. Aynı binada bulunan İsveç ve Şili büyükelçilikleri de zarar gördü. Aynı gün Şam’daki Norveç büyükelçiliği de ateşe verildi. Danimarka’da aşırı milliyetçi gruplar Müslüman ve Irkçılık karşıtı gruplarla çatıştı. Vatikan yaptığı açıklamada ifade özgürlüğünün dinî inançlara saldırı hakkı vermediğini hatırlattı. İran boykot kararını karikatürlerin yayımlandığı bütün ülkelere uygulama kararı aldı.
5 Şubat 2006 - Danimarka’nın Beyrut büyükelçiliği ateşe verildi. Çoğu Avrupa ülkesinde barışçıl gösteriler yapıldı. Avrupa Hahamlar Konferansı yaptığı açıklamada karikatürleri antisemitik karikatürlerle kıyaslayarak kınadı. Trabzon’da Andrea Santoro adlı bir Katolik papaz öldürüldü. Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan ve İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero’nun ortak olarak kaleme aldıkları ‘Saygı ve Sükunete Çağrı’ başlıklı yazıları International Herald Tribune gazetesinde yayımlandı.
6 Şubat 2006 - Endonezya, Afganistan ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde gösteriler devam etti. Afganistan’daki gösteride üç kişi öldü. Endonezya’da Danimarka konsolosluğu tahrip edildi, Amerikan konsolosluğuna yönelik saldırıda da halkla polis çatıştı. Danimarka vatandaşlarına Arap ülkelerinin büyük çoğunluğunu riskli bölge olarak gördüğünü ilan etti. İran’da Hemşahri Gazetesi karşı saldırıya geçerek Holokost hakkında karikatür yarışması başlattı. Afganistan ve Somali’deki gösterilerde ölenler oldu.
7 Şubat 2006 - Dünyanın çoğu ülkesinde protestolar devam etti. Bazı Batılı firmalar Danimarka orijinli malzeme kullanmadıkları açıklamalarını yaptılar. Dünya liderleri Danimarka hükümetini desteklediklerini bildiren açıklamalar yaptılar. Cidde’de bir araya gelen BM Genel Sekreteri Kofi Annan, İKÖ Başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu ve AB Dışişleri Bakanı Javier Solana karikatür krizinin tırmanmasından duydukları endişeyi dile getiren bir ortak bildiri yayımladılar.
8 Şubat 2006 - Bosna-Hersek’teki gösterilerde Danimarka, Norveç ve Hırvatistan bayrakları yakıldı. Olaylar Brezilya ve Kanada’ya da sıçradı.
9 Şubat 2006 - Mısır’ın El-Fecr gazetesinin de karikatürleri 17 Ekim’de aldığı ortaya çıktı.
Related posts
Etiketler:ödev siteleri, ödevi, bedava indir, bilgisayar dersleri, dönem ödevleri, ders, ders notları, indir, pc dersleri, sanal, sanal alem, sanal dünya
Korku Oyunları
Komik Videolar
Aşk Şiirleri
ödev sitesi
Bu ödev Hakkında
Anahtar Kelimeler
» sanal dünya Ödevini İndirin » sanal dünya Hakkında Geniş; Bilgi » sanal dünya Kitap özeti indir » sanal dünya ödevi » sanal dünya ödevini bedava indirin » sanal dünya bedava indir » sanal dünya tezini indir tez indir » sanal dünya ödev kapağı ödev kapakları » sanal dünya öss soruları testleri çözümleri öss deneme » sanal dünya müfredat öğretmen kaynakları » sanal dünya nedir » sanal dünya nasıl olur
Åu anda Bilgi Güçtür.com'da sanal dünya adlı ödevi inceliyorsunuz.
- Gönderme Tarihi:
- 1.20.07 / 2pm
- Kategori:
- Bilim - Teknoloji
1 yorum var
Yorum yaz | comments rss [?] | trackback uri [?]