TROAS YERLEŞİMLERİ

——— TROAS YERLEŞİMLERİ ———

 

TROYA

 

Truva (Troia, Troy, İlion ya da İlium) şehri Çanakkale’nin 30 km. kadar uzağındaki Hisarlık Tepesi üzerinde kurulmuştur. 1873 yılında Alman arkeolog Schliemann‘ın kazılarına başladığı güne kadar yeri hakkında türlü söylentiler vardı.

Efsanelere göre şehri ilk kuran Trak’lardır. Bunlar İsa’dan önce 3000 yıllarında Boğazlar yolu ile Anadolu’ya geliyorlar ve Çanakkale dolaylarını dolaşıyorlar. Sonra Hisarlık Tepesini şehir yapmaya elverişli buluyorlar ve ilk Truva şehrini kuruyorlar. Yine efsanelere göre şehir bilinmeyen bir zamanda kim olduğu bilinmeyen Tros (veya Dardanos) adlı kral tarafından yapılıyor. Akha’ların Iliada’da anlatıldığı gibi yakıp yıktıkları şehir altıncı Truva’dır. Truva şehri tarihte birkaç defa yıkılmış ve tekrar yapılmıştır. Schliemann’a göre Truva’da birbiri üzerine dokuz şehir kurulmuştur. İlk şehir taş devrinin sonlarında, son şehir ise Romalılar tarafından yapılmıştır. 6. şehrin etrafındaki surlar efsanelere göre eski Truva kralı Laomedon tarafından Tanrılara (Poseidon, Apollon) yaptırıldığından çok sağlam ve kalındır. Truva şehri bu yüzden o zamanlar hiç alınamaz olarak bilinirdi. Ama Truva’nın ilk krallarından Laomedon, Herakles‘i kızdırdığından Herakles, Telamon’la birlikte bir ordu toplayıp bir günde Truva’yı zaptetmişti. Bu olay, Agamemnon komutasındaki kuşatmadan on yıllar önce olmuştu.

Truvalılar, ticaret gemileri ile kara, Marmara ve Ege Denizinde ticaret yaparak çok zengin olmuşlardı. Çanakkale Boğazının, Ege Denizinin giriş kapısında olduğundan aynı zamanda boğazı da kontrol altına almışlardır. Halbuki bu sırada Minos devleti, Akha’lar tarafından yıkılmış, Ege Denizi ticareti ve Çanakkale boğazı bunlar tarafından ele geçirilmek istenmiştir. İşte bu rekabet yüzünden Truvalılar ile Akha’lar arasında hep bir sürtüşme olmuştur. Truva şehrinin Priamos isminde 50 çocuk babası bir kralı vardı. Priamos, Laomedon‘un sağ kalan tek oğluydu. Diğerlerini Herakles öldürmüştü. Pek çok cariyesi ve sevdiği eşiyle mutlu olan Priamos’un ilk oğlu Hektor, ikincisi de Paris’ti. Priamos’un karısı Hekabe bir gece tuhaf bir rüya gördü.

 

TROYA 1 (MÖ 3000-2500)

 

Troya 1′in en gelişmiş evresi 1y’de kentin çapı 90 metreydi. Toya 1′in ana girişi güney tarafta ve duvarı çok iyi korunmuş durumdadır. İki kule ile savunulan kent kapısı 2.97 metre enindeydi. 3 metre kadar genişlikte dar bir koridor şeklinde bu girişin iki yanında üçgen şeklinde yapılmış olan savunma kulelerinin de doğu yönündekinin alt kısmı ve bitişindeki sur kalıntıları görülebilir. Yüksekliği 3.5 metreye yakın olan kule kalıntısının tabanının iri taşlardan oluştuğu, duvarlarının da yukarıya doğru çıktıkça küçülen taşlardan örüldüğünü görmekteyiz. Troya 1′e ait en sağlam kalıntı megaron tarzı bir evdir(1b). Onun altındaki yapı ise 1a katmanına aittir. Yine megaron tarzı evin dıştan ölçüsü 18,75*7 metre, duvar örtüsü balık sırtı şeklindedir. Büyük odasında biri tam ortada, diğeri doğu duvara yakın olmak üzere 2 ocak bulunmuştur. Sadece birinci ocak görülebilir durumdadır. Aynı odada kuzey ve doğu duvara doğru dayanan ve günümüzde izleri belli olmayan platform, 2 metre uzunluğunda, 90 cm genişliğinde ve  30 cm yüksekliğindeydi. Bu megaron yapısı bugüne değin bilinen en eski örnekti. Güneyinde pek belirgin olmayan 5 paralel duvar kalıntısının da megaron tipi yapı olma olasılığı vardır. 1987 yılında Troya 1 evresine ait duvarların hemen hepsi temizlenmiştir. Schilemann yarmasındaki yapılar Troya 1 evresine aittir ve MÖ 3000-2800′lere tarihlenmektedir. Troya 1 büyük bir tahriple son bulmuştur.

 

TROYA 2 (MÖ 2500-2200)

 

Troya 2′nin çapı 110 metreyi geçmekte ve 7 yapı katından oluşmaktaydı. Troya 1 bir yangınla son bulmasına rağmen Troya 2′de gelişmeler görülür. Fakat kültür değişikliği yoktur. Eski dünyanın batısında, bir plan sistemi gösteren ilk kent olma özelliğini taşır. Anıtsal ölçüde megaronların yanyana bir cephe oluşturacak biçimde sıralanmaları ve bu yapı kompleksine propilonla girilmesi sistemi, 700 yıl sonraki Tiryns akropolünde görülmektedir.

En geç evresi olan 2g yapı katında yerleşmenin orta noktasında yer alan, megaron tipi plana göre inşa edilen yapının krala ait olabileceği, değilse bile bir bir toplantı yeri olabileceği tahmin edilmektedir. Bu yapı evresindeki planların megaron tipinin türevleri oldukları görülmektedir. Konutların büyüklükleri arasındaki farklılıklar ise Troya 2g yerleşmesinde yaşayan toplumda belirli bir sosyal farklılaşmanın olduğunun kanıtıdır.

Troya 2, üç ana evresiyle tanımlanmaktadır.(2a, 2b, 2c-g) Bunların her birinin yeni bir sur duvarı vardır. 2a’dan FL ve FN olarak gösterilen, üstleri açık ve koridorlu 2 geçit kalmıştır. Bunlar 2b’nin duvarlarına uydurulmuş ve kullanılmaya devam edilmiştir. FM (c5-6) ve FO(f-g6-7) kapıları ana girişlerdir. Büyük megaronun ( )olarak gösterilen çoğu yeri Schilemann’ın kuzey-güney açması sırasında tahrip olmuştur.

Troya 2 büyük kent kapısı güney surunun(FN) ortasında idi. Güneybatı kapısının (FM gc) kalıntıları ve taş döşemeli 21×7,5 metre boyutlarındaki rampası iyi korunmuştur. Bu rampa, girişi 5,25 metre uzunluğunda ve 2 kanatlı bir kapısı olan, FM propilonuna çıkıyordu. Megaron planlı (FM) propilonu 2c-g evrelerine aitti. FN kapısı 2c’nin ana girişiydi. Son evreye ait olan giriş, FN ile gösterilen büyük propilondu ve megaron biçimindeydi. Buradan 2c-g (2200-2100) yıllarında yapılan açık bir alana giriliyordu. Çakıl döşeli bir avlu içindeki alan 2a ve 2b’nin kent duvarlarının üstü düzeltilerek yapılmıştı.

Büyük megaron (2a), 2c yapı katına aitti. 1989 kazılarında yapının yangın geçirmiş doğu duvarı ortaya çıkarılmıştı. Yapı tepenin en yüksek noktasında ve çevreye çok hakim bir konumdaydı. Bir kısmı Schilemann’ın kuzey-güney açması ile tahribe uğramışsa da planı saptanmıştır. Dorpfeld’in saptadığı 2h, 2r, 2f megaronlarının da kral ailesine ait olması muhtemeldir. 2d yapısı ise depo niteliğindedir.

Schilemann tarafından 1871-90 yılları arasında yapılan çalışmalarda Troya 2 yapı katmanları arasında ele geçirilen hazine buluntusu çok gelişmiş bir metal işçiliğinin örneği ve gelişmiş bir dış ticaretin göstergesidir. Schilemann, Priamos’un diye nitelediği hazineyi Troya 2′nin rampalı kapısının batı duvarı dibinde bulmuştur. Bu evrenin çanak çömleği de karakteristiktir. Kazılarda Troya 2′ye ait buluntuların çoğunun 1 metre kalınlığında bir yangın molozunun atından çıkması, bu kentin ani bir istilaya uğradığının bir göstergesidir. Bu nedenle Schilemann burayı Homeros’un İlyada’sında geçen Troya olarak nitelendirmiştir. Aynı dönemde Batı Anadolu ve Kıta Yunanistan’ındaki çeşitli yerleşimlerdeki benzer yıkımlar ve izleyen dönemde bu kentlerin kültür yaşamında görülen uzun süreli durgunlukların MÖ 2000 yıllarının başlarında Orta Avrupa’dan gelen Hint-Avrupa kökenli göçlerden olduğu sanılmaktadır. Troya 2′yi dışardan gelen göçmen toplulukların yıktığı ve buraya yerleşmeden yollarına devam ettikleri sonucuna varılmıştır.

 

 

 

 

 

TROYA 3 (MÖ 2200-2050)

 

Hisarlık höyüğündeki 3. Erken Tunç Çağı yerleşmesinde yaşam şeklinin pek değişmediği görülmektedir. Bu dönemde 4 yapı evresi saptanmış ve höyüğün 3 metre daha yükseldiği anlaşılmıştır. Evlerin döşemelerinin daha önceki gibi sıkıştırılmış kil ya da toprakla kaplandığı, duvarların da aynı şekilde örüldüğü biliniyor olsa bile bu dönemde bağımsız konutlara rastlanmamaktadır. Bitişik yapılan evlerin arasında kalan sokaklar oldukça dardır. Daha önceki dönemden farklı olarak, kent surlarının tamamen taştan yapıldığı ve hatıllarla güçlendirilmiş kerpiçlerin kullanılmadığı görülmektedir. Son yapılan kazılarda Troya 4′ün altındaki tabakalarda bir sınır ya da teras duvarı ortaya açığa çıkarılmıştır ve bunun Troya 2′nin sonu olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, kuzeye doğru, üzerinde beyaza boyanmış kerpiçlerin olduğu, bir yapıya ait taş temel bulunmuştur. Bu dönemde pişmiş kap üretiminde ve dokumacılıkta eskiden beri bilinen gelenekler sürdürülmüştür.

 

TROYA 4 (MÖ 2050-1900)

 

Beş ayrı yapım evresinin izlendiği bu kat Erken Tunç çağının son yerleşmesidir. Kazılarda ele geçen eşyalardan Kıta Yunanistan’ı, Ege adaları ve Orta Anadolu’yla ilişkilerin yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Bitişik yapılmış, kil döşemeli taş temel üzerine kerpiçten oluşturulmuş duvarları olan evlere ve ilk kez avlularda yer alan kubbeli fırınlara rastlanmıştır.

Troya 4 evresine ait, üst üste 6 yangın evresinin olduğunu bilmekteyiz.Doğu profilinde bunu açıkça görmek olasıdır.Bütün bu tabakaları 4.evreye tarihlememizin nedeni, binaların aynı yapım planlarını izlemiş olmasıdır.Bitişik yapılmış olan bu evlerin hepsinde, girişin sağ ya da solunda mutlaka oval fırın vardır.Binalar ve tabanlar inanılmaz derecede güneye doğru eğim yapmışlardır.Bu nedenle, höyüğün kenarında olan bu önemli buluntuları saptamak mümkün olmuştur. Böylece Troya 4′ün mimari planı açık bir şekilde göz önündedir. En alttaki yanık tabakada, bir oda içinde yabani hayvan kemiklerine rastlanması, bunların o dönemde sürekli meydana gelen yangınlardan kaynaklandığını düşündürebilir.

 

TROYA 5 (İ.Ö. 1900-1800)

 

6 yapım evresinin saptandığı iki metre kalınlığa sahip bu yerleşme katmanında Batı Anadolu’da, Erken Tunç Çağı’ndan Orta Tunç Çağı’na geçiş dönemine rastlanmıştır. Bu dönemde Ege dünyasıyla süregelen ilişkilere Kıbrıs’la başlayan ilişkilerin eklendiği sanılmaktadır.
Surların alt kısımları işlenmemiş taşlardan ve üst kısımları kerpiçten yapılmıştır. Evlerin planlanmış döneme göre daha düzenli olduğu, dikdörtgen bir alanın üç tarafına küçük odaların yapıldığı, odaların köşelerinde kilden yapılmış oturma veya yatak sekilerinin olduğu, kubbeli ocakların veya arı kovanı şeklindeki fırınların kullanıldığı anlaşılmaktadır. Evlerden birinin döşemesinin altında hocker tarzında (insanın ana karnındaki duruşu) gömülmüş yeni doğmuş bir bebenin iskeletine ait kemik kalıntıları bulunmuştur.

 

TROYA 6 (İ.Ö. 1800-1275)

 

Troya 6, 300.000 m2 bir alana yayılmıştır. Sekiz yapı katından oluşan 6′ncı yerleşme üç ana evre gösterir. En parlak devir Troya 6(f-e) evreleridir. Kazılarda ele geçen buluntular, tamamıyla yeni plan ve yapılar, Troya 6′nın o döneme kadarki yaşayanlarından başka insanlarla ilişkisi olmuş olabileceğini akla getirmektedir.

Sur duvarı, birbirine beş kapıyla bağlanan altı bölümden oluşur. Surun en görkemli bölümü 6g evresine giren bir kuledir ve uzunluğu 18, genişliği 8 metredir. Kulenin ortasında keskin köşeli bir sarnıç ve onun içinde sekiz metre derinlikte kayaya oyulmuş bir kuyu vardır. Bu kuyudan kuşatma sırasında yararlanılıyordu. Uzunluğu 41.5, genişliği 4.5 m. olup yüksekliği 4 m’yi geçen duvar boyunca dört dikey çıkıntıya rastlanır. Fakat bu duvar yüksek bir Roma dönemi duvarıyla kapanmaktadır. (6 r - 6 s)

Buleteryon ve Schliemann’ın kuzey-güney açması ile tahrip edilen duvarın doğu bölümü iyi durumdadır. 6 h kulesi tarafından tahrip edilen sur günümüzde etkileyici bir durumdadır. Bu duvarlar konglomera taş bloklar ile dörtgen kesilip dış yüzeyleri düşmanın tırmanmasını engelleyecek şekilde yontulduktan sonra harç kullanmadan içe doğru eğimli bir şekilde birleştirilmiştir. Her on metrede dişler yaparak kenti çevrelemektedir.

Troya 6′da kulelerin kullanılması bu dönemde şehrin güçlü olduğunu gösterir. Girişin koridor şeklinde olması kente buradan girebilecek düşmanların iki ateş arasında kalmasını sağlamak içindir. Troya 6 yerleşmesinin sarayları ve diğer önemli yapıları, tepenin üzerinde yer alıyordu. Ancak Hellenistik dönemde Athena Tapınağı’nın inşasında bu yapıların bir kısmı tahrip olmuştur.

Akropolün güneybatısından (6 t) girerek hafif yokuş yukarı ana cadde izlenirse solda Direkli Ev olarak nitelendirilen yapıya gelinir. Troya 6 ve Troya 7a’da kullanıldığı düşünülmektedir. 26×12 m. boyutlarındadır. Yapıyı destekleyen direklerden biri belirgindir. Yapının güney duvarı daha kalın örülmüştür. Arka tarafta hafif bir genişleme gösteren yapı megaron tarzında farklılık gösterir. Direkli evin kuzeydoğusunda 630 nolu ev görülür. İÖ 1700′e tarihlenen evin duvarları küçük taşlardan meydana gelir.

6 g’nin kuzey bitişinde megaron tarzı evlere rastlanmıştır. Bu odaların çoğundan kent nüfusunun bu dönemde birden arttığı, duvarlarının zayıf mimarisinden aceleyle yapıldıkları anlaşılmaktadır. Kazılarda bu odalarda erzak küplerinin çok sayıda bulunması kiler niteliğinde olabileceğini göstermektedir. Evlerin ortak özelliklerinden biri dışa, surlara bakan duvarlarının daha kalın ve özenli yapılmış olmasıdır. 6 c evinin bir kısmı Schilemann tarafından tahrip edilmiştir. 6 f yapısı farklı karakter gösterir. Duvarlar geniş ve büyük kesme taşlarla örülmüş olup dışta dişler yaparak bölümlere ayrılmıştır. 6 a yapısı 19,18×12,30m boyutlarında bir yapıdır. Troya 6′nın megaron planını normal olarak gösteren yapılardandır.

Troya 6′nın önemli bir yapısı Antalı Ev -6 t- girişinin doğusunda bulunur. Üzerine gelen bulevteryon tarafından büyük ölçüde tahribe uğramıştır. Eve Anta adını veren taş halen yerindedir.
Akropol evlerinin birçoğu trapezoidaldir. Bu türdeki evlerin dar yüzleri kente, geniş yüzleri ise surlara bakmaktadır. Böylece trapezodial evler kuzeyden güneye doğru genişleyen ve yelpaze gibi açılan akropol planına uymaktadır. Homros’un İlyada’sında bahsettiği Priamos’un İlyon kenti, Troya 6h’dir. İlyada’da anlatılan ve 10 senelik savaş sonucu ele geçirilen kent burası idi. Odesya’da anlatılan İlyon tahribi ise 7a katında olmuştur.

 

TROYA 7 (MÖ 1275-1240)

 

Troya 6′nın bir deprem ile son bulmasıyla Troya 7a katmanında depremin aralıklarla devam ettiği ve deprem sonucu yıkılan yapılar altında insan iskeletlerine rastlanması, buranın ansızın terk edildiği izlenimi yaratmaktadır. Yine de bir kültür değişikliğine rastlanmamıştır. 6h evresinde bulunan Minyas seramiğinin aynı bollukta 7a katında da varolduğu kaydedilmiştir. Bu dönemde plan ve mimarinin düzenlemesinde bir karakter değişikliği görülür. 6f-h evrelerindeki yüksek sanat düzeyinden ve kent planından bir eser kalmamış, ayrıca sosyal sınıf ayrılığı gösteren ev tipleri ortaya çıkmıştır. İyi korunmuş bu evler doğu suru ve kapısı arasında görülebilir. Bu köklü değişim deprem sonrası akropol dışında oturan halkın devlet yönetimine geçmesiyle ve kral ve soyluların ortadan kalkmasıyla açıklanabilir. Uzun zaman kral ve soyluların kendilerini sömürmesinden bıkan halk tabakası depremden yararlanıp bir darbe gerçekleştirimiş olabilir.

 

Troya 7b 1 (1240-1190):

7a katındaki yanık tabaka 50 ila 100 cm arasında değişen bir kalınlık gösterir. Bu tahribe karşın Troya’lılar kentlerine dönmüşler ve surlarla evleri onarmışlardır. Minyas seramiği üretimi devam etmiştir. İlk kez 7a’da görülen yapı tarzı burada da devam etmektedir.

 

Troya 7b 2 (MÖ 1190-1100):

Troya 6′dan sonra ilk kültür değişikliğine bu tabakada rastlanır. Bu katta Buckel keramik denilen ve benzerlerine yalnızca Balkan ülkelerinde rastlanan kurşuni renkli, yüksek keskin kulplu ve üzerleri boynuzcuklarla süslü kaplar görülür. Duvar örgüsünün dip kısmı ortostat şeklinde blok taşlarla güçlendirilmiştir. Bu tip bir ev 6u kapısının batısında görülmektedir.

Troya 7b 2′de yerleşen Balkan kökenli halk buraya zor kullanmadan gelmiş olmalıdır. Çünkü bundan önceki tabakada bir yangın veya tahribe rastlanmamıştır. Buradan, Ege göçüne ilk durağın Troya olmuş olabileceği akla gelir. Bu dönemde Troya akropolünün göçler nedeniyle gücünü yitirdiğini görmekteyiz. Troya 7 evresi için yeni yapılan çalışmalarda, önceden bilindiği gibi üç tabaka değil de, dört ya da beş tabakadan oluşmuş olma ihtimali belirmiştir.

 

TROYA 8 (MÖ 700-350)

 

Bu evrenin buluntuları 7. yüzyıldan eskiye gitmez. İlk yapılara batı kapısının doğusunda rastlarız. Burası yukarı temenos olarak adlandırılan sunağın altına rastlamaktadır. Sunak Hellenistik dönemde yapılmıştır. Sunağın batısında bulunan ve kare plana sahip başka bir sunak ise Agustus dönemine aittir. Yukarı temenosun güneyinde “aşağı temenos” adı verilen ve içinde iki sunağın bulunduğu kutsal yer de Helenisitik dönemde inşa edilmiştir. Bu dönemdeki en önemli yapı Athena tapınağıdır. Tapınak ve onu çeviren kutsal alan ve anıtsal giriş kapısının yapılması için düz bir platform elde etmek üzere höyük tepesinde bulunan eski yapı kalıntılarının bir kısmı yıkılarak düz bir saha açılmış ve üzerine inşa edilmiştir. Bu yüzden bu devreye ait cevaplanamayacak sorular ortaya çıkmıştır. Geriye kalan son kalıntılar da Schilemann’ın büyük açmasıyla ortadan kalkmıştır. Homeros’un İlyada’sında Athena tapınağından bahsetmesi ve tapınağın kentin en yüksek noktasında bulunduğunu söylemesi arkeologları buranın bir tapınak olabileceği kanısına yöneltmiştir. Ancak, yapılan çalışmalarda yapının Athena Tapınağı olduğu konusunda herhangi bir somut kanıta rastlanmıştır. Tapınağın yeri Schliemann tarafında tamamen kazılmış olduğu için şu an burada derin bir çukur mevcuttur.

Herodotos’a göre Xerxes burada tanrıçaya bin öküz kurban etmiştir. İskender ise Granikos zaferinden sonra tapınağı ziyaret edip armağanlar sunmuş ve daha sonra gönderdiği bir mektupta buraya görkemli bir tapınak yaptıracağı konusunda söz vermiş olduğu bilinir. Strabon, İskender’in bu isteğini Lisimakos’un yerine getirdiğini söyler.

 

TROYA 9 (MÖ 350-MS 400)

 

Roma döneminde Novum İlyum olarak bilinen kentin yapısal olarak çok büyüdüğü görülmektedir. Troya 9′un bu dönemde Sezar (İÖ 59-44) ve Oktavyus Ogustus (İÖ 31-14) devirlerinde kültür açısında yeni bir ivme kazanmıştır. Athena Tapınağı bu dönemde yapılan değişikliklerle genişletilmiştir. Troya bu dönemde Roma İmparatoru Büyük Konstantin (MS 324-327) tarafından başkentin yeri olarak düşünmüş, ancak daha sonra Bizantion’da karar kılmıştır.
Novum İlyum’um son yapılan çalışmalarda anıtsal bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yapıların çoğu yazılı kaynaklardan bilindiği üzere Julius Klaudyus hükümdarlığında ve daha sonraki hükümdarlar tarafından yapılmıştır.

İlyum kale duvarının tam önünde yer alan tiyatro, sunaklar ve ovaya doğru uzanan burun üzerindeki kuzeydoğu terasındaki büyük tiyatro gibi Hellenistik ve Roma dönemleri anıtlarına yeni bulgular da eklenince burası büyük şehir niteliğine bürünmektedir. Yapılan kazılar sonucunda görülmüştür ki Roma yapılarının temelleri çok derindedir. Bu yapılar arasında derinleşilen her kısımda Troya 6 evresine ait tabakalara rastlanmıştır. Bu açmalar, Troya 6-7 kale yerleşmesinin güney kapısından 100-170 m. kadar uzaktadır.

Bu devirde Athena tapınağının genişletildiği anlaşılmaktadır. Tapınağın dört tarafı 80 m. uzunluğunda sütun sıralarıyla çevriliydi. Bu büyük meydanın yapılması sırasında Troya 6′nın en önemli yapılarıyla Troya 7′nin evleri tahrip edilmiştir. Troya 6′nın büyük giriş kapısı, 7t nin hemen doğusunda, yarısı şehir surunun üstünde yer alan bulevteryon ve küçük tiyatro ile şehir duvarı üstünde bulunan tiyatro Roma çağına aittir.

 

Büyük Tiyatro

Kuzeydoğudaki tepenin yamacına yaslanmış bir vaziyettedir. Ovaya ve denize hakim bir konumdaki ve 10.000 kişi alabildiği sanılan bu yapıdan geriye çok az şey kalmıştır. Blegen yaptığı kazılarda sahne binasının ve orkestranın bir kısmını günışığına çıkarmıştır. Oturma sıralarının bulunduğu yamaç henüz kazılmamıştır.

 

Anıtsal Çeşme (Nimfeum)

Güneye doğru tarlaların içindeki kalıntıların anıtsal çeşmeye ait oldukları bilinmektedir. Burada insan ve hayvan figürleriyle süslü döşeme mozaiklerine rastlanmıştır. Bu mozaiğin üst kısmında üçüncü yüzyıla tarihlenmiş boyalı duvar sıvaları bulunmuştur.Aynı yönde 500 m. kadar ileride Troya 6′nın son evrelerine ait olduğu sanılan bir mezarlığa rastlanmıştır. Kazılarda ağızları kapalı olarak toprağın hemen altına gömülmüş değişik şekil ve büyüklüklerde pişmiş toprak testiler içinde ölülerin yakılmasından sonra geriye kalan kül ve kemik artıkları ele geçmiştir.

Küçük Tiyatro(Odeon)

En iyi korunmuş yapılardan biridir. Oturma sıraları sağlam durumdaki Odeon’un kavea bölümünün batısı, üst kısımdan itibaren toprakla doldurularak yükseltilmiştir.

 

Meclis Binası (Buleteryon)

Yapının daha önceleri Odeon olarak kullanılmış olabileceği sanılmaktadır. Önde dörtgen planlı bir girişi, arkasında yarım daire şeklinde bir orkestrası ve bunun gerisinde oturma sıralarının yer aldığı kavea yer almaktadır. Giriş holünün Troya 6 sur duvarının üstüne oturtulmuş tek parçalı mermer eşiktaşı hala yerindedir.

 

TROYA Mitolojisi

 

Troya şehrinin kurulmasıyla ilgili mitosta, Troaslı İlios günün birinde Frigya Kralı’nın düzenlediği bir yarışmaya katılarak birinci olur. Kazandığı ödüller içinde kara benekli bir inek de vardır. Biliciler İlios’a ineği izlemesini ve kentini ineğin durduğu yerde kurmasını söylerler. İnek gidip gidip Karamenderes (Skamondros) ile Dümrek (Smois) ırmaklarının arasında denize yakın bir yerde durur. Kurulan şehre önce İlios, sonra kurucunun atalarında Tros’un anısına Troya adı verilir. Bir süre sonra Zeus kente Pallas Athena heykeli indirecek, İlios da heykelin indiği yere Athena tapınağını yapacaktır. İlios soyu çoğalarak Priamos’a kadar gelir.

Homeros’un İlyada’sında geçen şu çok ünlü savaşın hikayesi ise kısaca şöyle ortaya çıkmıştır; Tanrı Zeus’un bir kuğu şekline girerek Leda’dan peydah ettiği Helena evlenecek yaşa gelince Akhaların önde gelenleri Tündareos’un sarayına giderler. Burada Tündareos ya da Helena’nın seçimiyle, Menelaos Helena’nın kocası olur. Daha sonra Tündareos ölünce Sparta Krallığı Menelaos’a kalmıştır.

Efsaneye göre, savaşın nedeni ise Iolkos Kralı Pelans ile Thetis’in düğünlerine davet edilmeyen kavga tanrıçası Eris’in, sinirlenip bir oyun düzenlemesi ve Hera, Afrodit ve Athena’nın oturduğu ziyafet sofrasına, üzerinde ‘en güzele’ yazılı bir elma atmasıyla başlar. Elmanın kimin olduğu üzerine 3 güzel tartışmaya başlarlar ve Zeus’tan bu sorunu çözmesini isterler. Zeus işin içinden çıkamayınca, çareyi dağlarda çobanlık yapan ve yalnız yaşayan Paris’i rehber ilan etmekte bulur. Güzellerden her biri kendisini seçmesi için Paris’e bir şey vaadederler. Paris Afrodit’e kanar ve dünyanın en güzel kadınını elde etmek için Afrodit’i yarışmanın birincisi seçer. Paris, Afrodit’in yardımıyla Sparta’ya gider, Helen’i kaçırır, prensi olduğu Troya şehrine geri döner. Bunun üzerine Sparta Kralı Menelaos, Akha ordularını toplayarak Troya’ya savaş açar. Böylece 10 yıl sürecek Troya savaşı başlamış olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ASSOS

 

Tuzla Çayı (Satnioeis) ile deniz arasında kalan bir kayalık tepe üzerinde yer alan Assos, Lesbos Adası’ndaki Methymna kenti sakinleri tarafından kurulmuştur. M.Ö.6. yüzyılda Assos Lydia’nın egemenliği altında idi. Aynı yüzyılın sonunda bütün Troas gibi Assos’ta Frygia ve Hellespont Satraplığının bir parçası olarak Pers yönetimine geçti. 5. yüzyılda Atina Birliğine dahildi. Pers kralı Artaxerxes’e karşı isyan eden Satrap Ariobarzanes M.Ö. 365’de Assos’ta yenilmişti. Sonradan kent banker Euboulos yönetimine geçti, onun arkasından mirasçı hadım Hermias kentin hakimi oldu. Hermias, Platon’un öğrencisi idi. Aynı şekilde Platon’un öğrencisi ve arkadaşı olan Aristoteles kendisi ile üç yıl Assos’ta kaldı (348-345). Ayrıca stoa filozoflarından Kleanthes Assosludur. Assos M.Ö. 241-133 tarihleri arasında Bergama Krallığının egemenliği altında kalmıştır.

1881-1883’te J. T. Clarke ve F. H. Bacon tarafından araştırılan Assos’ta kazılara 1982 yılında Profesör Ümit Serdaoğlu başkanlığında tekrar başlanmıştır. (Bkz. Ü. Serdaroğlu, Assos, İstanbul 1995). Denize ve karaya hakim bir tepe üzerinde kurulu olan akropolü çevreleyen ve uzunluğu 3 km’den uzun sur, Helen dünyasının en sağlam olarak korunmuş duvarlarına sahiptir. Surun göz alıcı işçiliği olan duvarı ve her biri ayrı biçimde yapılmış kapıları  özgün mimarı örneği sergiler. Akropolün büyük ana kapısı batıdadır. Kapıyı iki taraftan koruyan kulelerden doğudaki, mazgala değin sağlam olup, yalnız “mazgal” kısmı eksiktir. Günümüzde ayakta duran bölümün yüksekliği 14m’yi geçmektedir. Sur M.Ö. 4. yüzyılda inşa edilmiştir. Batıdaki büyük kapının yakınında yer alan ve önü bir 4. yüzyıl duvarı ile kısmen  kapanan polygonal duvar daha eskidir. Bu nedenle Assos’taki öteki polgonal duvarın da 4. yüzyıldan daha eski olması gerektir. Assos’un en önemli eseri, akropolün en yüksek düzlüğünde M.Ö. 530 tarihlerinde inşa edilen Athena Tapınağıdır. Andezitten yağılmış olan tapınak Dor düzeninde idi; ancak triplygph ve metop sırasının altında ; İon düzeninde olduğu gibi kabartmalı bir friz vardı. Naos bir templum in antisti ve peristasis 6×13 sütunlu idi. Tapınak stylobat düzeyine kadar ayakta olup, bunun ölçüsü 14,03×30,31 m’dir. Cellanın içindeki Helenistik Dönem’e ait çakıl mozaik döşeme, kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Halen bu mozaikten hiçbir iz görülmemektedir. Sunağın ise Bizans Çağı’nda ve Ortaçağ’da burada inşa edilen yapılarla tamamen tahrip edilmiş olduğu anlaşılır. Tapınağın bulunduğu 238m. yükseklikteki yerden Satnioeis Vadisi ve Edremit Körfezi çok güzel görünür.

Agora, gymnasion ve tiyatro tapınağın yer aldığı akropolün güney eteklerindeki teraslar üzerine inşa edilmişlerdir. Agoranın kuzeyinde 111,52 m. uzunluğunda ve 12,42m. genişliğinde iki katlı, Dor düzeninde bir stoa bulunuyordu. Stoanın sütunları oluklu olmayıp, Bergama yapılarındaki gibi prizmatik ve 20 fasetlidir. Alt katta her iki sütun ekseni arasına üç metop düşüyordu. Günümüzde stoanın arka duvarı üzerinde düz bir sıra halinde görülen delikler, ikinci katın tabanını oluşturan kalasların sokuldukları yerlerdir.

Güneydeki üç katlı stoanın en üst katı, kuzey stoanın birinci katı ile aynı seviyededir. Orta ve bodrum katlar güneye açılıyor, üst kat ise hem agora meydanına hem de denize bakıyordu. Assoslular istedikleri zaman kuzey stoanın üst katında salonda ve güney stoanın 3.katının güney bölümünde oturarak ya da gezinerek serinleniyor ve Edremit Körefezi’nin güzel manzarasını seyrediyorlardı. Güney stoanın orta katında kapalı bir çarşı oluşturan 13 dükkan vardı. Orta katın güney yüzünde pencereler bulunuyordu. Bodrum katında biri 41,60×2,75m., öbürü 14,85×2,37m. ölçüsünde olmak üzere iki sanrı. Ve 13 adet banyo odası vardır. Orta kat stoa arkasındaki kayaya dayanmaktadır; arada 20cm’yi aşmayan bir boşluk vardır. Bergama’da “peristasis”lerde olduğu gibi, bu dar aralıklar, yapıların rutubete karşı korunmasını sağlıyordu. Güney stoanın kapalı çarşını ile aynı düzlük üzerinde yükselen yapı, bir prostylostur. Ele geçen bir yazıtta, kente yaptığı hizmetlerden ötürü, Assos halkının bu yapıyı, Hephaistogenes’in oğlu Kallisthenes’in onuruna inşs ettirdikleri öğrenilmektedir. Yapıt Roma Çağı’ndadır.

Agora alanının güney batısında sokağa bakan ve günümüzde temellerinin bazı kısımları görülen dükkanlar yer almakta idi. Yine agora dışında kalan başka dükkanlar da kuzey stoanın batısında bulunmaktadır. Çok iyi kalitede eşya satan bu küçük dükkanlardan şimdi sadece temel kalıntıları vardır.

Agoraya batı yönden, kemerli geniş bir kapıdan giriliyordu. Hemen sağda bugün temelleri görülen prostylos, agoranın tapınağıdır. Ancak yapı sonradan kiliseye dönüştürüldüğü için, tapınak hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Bu tapınak, planı ve agora içindeki konumu bakımından Bergama’daki Yukarı Agora tapınağını anımsatmaktadır.

Agoranın resmi yapıları, doğu kısmındaki dar alanda toplanmıştır. Burada bir bouleuterion, hemen onun önünde konuşmacılar için bir bema, diğer bazı yapılar, heykeller ve diğer küçük yazıtlı anıtlar yer almakta idi. Agoranın dört bir yanını çeviren dor düzenindeki bu andezit yapılar, Roland Martin’in de belirttiği gibi birçok bakımdan Bergama yapılarını andırırlar. Tapınağın arkasını duvara dayaması, Bergama agorasının tapınağını anımsatmaktadır. Arkadaki kayalar ile yapı arasında, Bergama’da görüldüğü gibi dar bir boşluk bırakıldığından yukarıda bahsedilmişti. Bu benzerliklere Dor frizi üzerinde bir İon profilinin yer alması özelliğini de ekleyebiliriz. Bergama’daki agora tapınağı ve diğer birçok anıtlar bu Dor-İon düzeni karışımının tipik birer örnekleridir. Bu nedenle Assos eserlerini Bergama örneklerine göre tarihlemek yanlış olmayacaktır. Dor ve İon mimari parçalarının bir arada kullanılmasının az bir ölçüde olması, stoalarda her iki sütun ekseni arasında yalnızca üç metopun bulunması gibi özellikler Assoslu mimarların, Hermogenes Döneminin yeniliklerinin henüz tanımadıklarını gösterir. Bu nedenle Assos agorasının stoalarını M.Ö. 3.yüzyılın ikinci yarısına tarihlememiz uygun olacaktır. Bununla beraber geleneğe bağlılığın uzun sürmüş olduğu kabul edilirse bu tarih ancak 2.yüzyıla kadar inebilir. Nitekim agora tapınağının da M.Ö. 2.yüzyılın ikinci yarısında inşa edildiği kesin olarak söylenebilir.

Agora ile büyük batı kapısı arkasında, gymnasionun kalıntıları yer alır. Burası dört bir yanında kolondları olan 32×40m. ölçüsünde döşemeli bir avludur. Avlunun kuzeydoğu kısmında Bizans Çağı’nda inşa edilmiş kilise, güneybatı köşesinde de bir sarnıç görülmektedir. Giriş güneydedir. Kazıda ortaya çıkarılan yarım daire biçimli üç basamak bugün görülememektedir. Bu kapıya ait korniş ve epistyl üst yapı parçaları da bulunmuştur. Gymnasionun üst kapısından çok az parça ele geçmiştir. Gymnasionun entasisi olmayan sütunları andezitten, Dor düzenindeki başlıkları da mermerdendir. Başlıkların ekhinusları düz profillidir. Assos gymnasion da Helenistik Dönem’de yapılmış bir eserdir. Gymnasion girişinin sağında bulunan ve bir üçgen oluşturan çok köşeli kolonad da, Bergama kralları ve sanatçılarının mimari özelliklerinden etkilenmiştir.

Agoranın hemen altında tiyatro yer alır. Ne yazık ki daha yüz yıl öncesine değin sağlam olan bu yapı, bugün acınacak bir ören yeri durumundadır. Tiyatronun planını kalan parçalardan çıkarmak olasıdır. Orkestrası Helen Çağı tiyatrolarında adet olduğu üzere at nalı şeklindedir. Eser M.Ö. 3. yüzyılda inşa edilmiş olup Roma Çağı’ında yenilenmiştir.

Akropolün batı ve doğu kapılarından başlayan yolların iki yanı, lahitler ve büyük boyda mezar anıtları ile dolu idi. Ana batı kapısının biraz kuzeyinde görülen kemerli bir yapı, Publius Varius’un mezarına ait kalıntıdır. Batı kapısından çıkan bu yol Satnioeis Çayı2na varıyordu. Oradaki sivri kemerli güzel köprü, Türk eseri olup 14. yüzyıldandır. Akropolün kuzeyinde bir ortaçağ kulesinin önündeki cami de I. Murat Döneminde (1359-1389) yapılmıştır.

TENEDOS

 

Tenedos (Bozcaada) bugün Çanakkale’nin bir ilçesi olup, kuzeyinde Semadirek, kuzey-batısında Limni, güneyinde Midilli, kuzey-doğusunda Gökçeada bulunmaktadır. Çevresindeki küçük adacık ve kayalıklarla 40 km2’lik bir yüzölçümüne sahiptir. Bozcaada’da yüksek tepe ve orman yoktur. Bunun yanı sıra adanın en yüksek tepesi olan ve 40 mil uzunluğundaki çevreyi kontrol eden Göztepe’den dolayı da Bozcaada ismi yakıştırılmıştır.

Strabon ve Homeros’de adanın sözünü etmiştir. Strabon adadaki bir Aiolis kenti ve iki ayrı limana değinmiştir. Aristoteles de konuşmalarında Strabon ile aynı noktaya değinmiştir. Tenedos ismini ile defa Eski çağ’da Hellenler kullanmışlar, ancak Grek dilinde bu sözcük bir anlam taşımamaktadır. Ayrıca adada Tenes isimli bir tanrıya saygı gördüğünden de söz edilmiş, fakat bu da açıklık kazanamamıştır. Antik Çağlarda Kalydnai, Teneds isimleri yakıştırılan adadan daha sonra Bozcaada, Başada, Bohçaada, Bozada olarak söz edilmiş ve bu isim günümüzde Bozcaada’ya dönüşmüştür.

Mitolojide Bozcaada’dan şöyle bahsedilir: Tanrı Poseidon’un oğullarından Kyknos’u annesi doğurduktan sonra deniz kıyısına bırakmış, çocuğu da bir kuğu büyütmüştür. Büyüyen Kyknos, Bozcaada’nın karşısındaki Klonai şehrinin kralı olmuş. Trak kökenli olduğu da söylenen Kyknos, Troia’nın ilk krallarından Laomedon’un kızı ile evlenmiş ve bu evlilikten tenes isimli bir oğul ve bir kızı olmuştur. Karısı ölen Kyknos, bir başkası ile evlenmiş ve bu kadın Tenes’in kendisinde gözü olduğunu kral Kyknos’a söyleyerek Tenes’e iftira atmıştır.

Denizin dalgaları Tenes’i, o zaman Leukophrys denilen Bozcaada’ya getirmiş . Bir süre sonra oğlunun suçsuzluğunu öğrenen kral, oğlundan af dilemek için adaya gelmiş, ancak Tenes gemiyi kıyıya bağlayan halatları keserek babasıyla olan bağlarını koparmıştır.

Troia seferi sırasında buraya Akhalar gelmişse de Tenes onları taşlayarak karşılamış, bunun üzerine de Akhilleus tarafından mızrakla öldürülmüştür. Vergilius’un “Aeneis” isimli destanında Tenedos’un ismi geçmektedir. Antik Çağda ismini Klonai Kralı Kyknos’un oğlu Tenes’den alarak Tenedos olan adadaki yerleşimin, son yıllarda yapılan kazılarda ele geçen buluntulara dayanılarak M.Ö.3000’de, Erken Bronz çağ’ında başladığı anlaşılmıştır. Burada yaşayan ilk topluluğun kimler olduğu konusunda çelişkili bilgiler vardır. Lesbos (Midilli) Adası’ndan buraya gelenlerin olduğu söylenmişse de Anadolu’nun yerli halkı Pelasgların da burada yaşadıkları ileri sürülmüştür. Troia Savaşı sırasında Akhalar gemilerini buraya gizlemiş, adayı çeşitli zamanlarda yağmalamış, kadınlarını kaçırmışlardır. İonya ayaklanmasından sonra Tenedos’da Pers egemenliğine girmiş, Attika Delos Deniz Birliği’ne katılmış, M.Ö.500’de Atinalıların kolonisi olmuş, ardından Bergama, sonra da Roma’ya bağımlı olmuştur. M.Ö.63’te adanın önünde Romalı komutan Lukullus, Mitridates’in donanmasını batırmıştır.

Deniz ticareti yönünden önemli konumundan dolayı diğer devletlerin dikkatini çekmiştir. Bizans döneminde Haçlı Seferlerinden zarar görmüştür. Aydınoğlu Umur Bey İzmir’i ele geçirdikten sonra Bizansın elinde olan adayı yağmalamıştır (1328 veya 1329). Venedikliler Bizanslılarla anlaşarak 1377’de adayı işgal ettiler. Ancak bu antlaşma her iki devletin savaşmasına neden olmuş ve zarar görmüşlerdir. Venedik ve Cenevizlilerin savaşta zarar görmeleri üzerine 1381’de Savua Dükalığının başkenti Turin’de (Torino) yapılan antlaşma uyarınca Venedikliler adayı boşaltmak zorunda kaldılar.Adadan ayrılırken de kalenin burçlarını yıktılar, orada yaşayanları Girit ve Kandiye’ye taşıdırlar.

Osmanlılar XIV.yüzyılın ikinci yarısında Çanakkale Boğazı çevresine yerleşmeye başlayınca Bozcaada ile de ilgilenmişler, Fatih Sultan Mehmet’in donanması, Akdeniz seferine çıkarken adaya uğrayarak ikmal yapmıştır. Osmanlıların Venediklilerle yaptıkları uzun süreli savaşlarda Bozcaada önemli rol oynamıştır. 1464’te yapılan savaşta Limni Adası’nda üstlenen Venedik donanması üzerine Kaptan-ı Derya Mahmut Paşa gönderilmiş, Venediklilerin elinde olan Bozcaada’nın, Çanakkale Boğazı’nın emniyeti için ele geçirilmesi düşünülmüştü. Bundan sonra Köprülü Mehmet Paşa adaya gelerek kalenin yıkılan yerlerini ve harap olan kasabayı onarmıştır. Kendi ismini verdiği bir de cami yaptırmıştır. 1656’da ada tekrar Venediklilerin eline geçmişse de ertesi yıl Köprülü Mehmet paşa tarafından yeniden osmanlı topraklarına katılmıştır. Kaptan-ı Derya Mezemorta Hüseyin paşa 1697’de Venediklileri Bozcaada önünde bir kez daha yenmiş ve bu savaş tarihe Bozcaada Deniz Savaşı olarak geçmiştir.

Sultan II.Mahmut (1784-1839) Bozcaada kalesini yeniden yaptırmıştır. Sonra da Limni Sancağı, Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayetine bağlamıştır. XIX.yüzyılın sonlarında Bozcaada, Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaletinin Midilli sancağına bağlı bir kaymakamlık olarak teşkilatlandırılmıştır

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ABYDOS

 

Abydos, Çanakkale’nin 6 km. kuzeyinde, Nara Burnunun doğusunda idi. Burası Boğaz’ın en dar yeridir karşısında da Sestos (Akbaş Burnu) kenti vardı. Kısaca bu karşılıklı iki kent boğazın kontrolünü yapacak bir konumda kurulmuşlardı. İliada’da Hero ile Leandros öyküsünde adı geçen Abydos’un tarihindeki en önemli olay Xerxes ile Büyük İskender’in ordularının buradan boğazı geçmiş olmalarıdır.

Herodot’a göre Xerxes ordularını Çanakkale Boğazından geçirip Yunanistan’a giderken Abydos’tan karşıdaki kayalıklar arasına çifte köprü kurdurmuş, fakat bir fırtınayla bu köprü yıkılmıştır. Bunun üzerine gemilerini birbirine bağlıyarak yaptığı köprüden yedi gün yedi gecede hiç durmaksızın ordusunu karşı sahile geçirmeyi başarmıştır. Bu sırada kendisi mermerden bir taht üzerinde oturarak ordusuna yaptırdığı resmi geçidi seyretmiştir.

M.Ö.VII.yüzyılda kendilerine yeni bir ticaret merkezleri arayan Miletoslular Abydos’u kendi kolonileri haline getirmişlerdir. M.Ö.513’de Pers Kralı Darius İskit seferinden sonra Abydos’u kendi topraklarına katmıştır. M.Ö.447’de Abydos Attika-Delos deniz birliğine katılmıştır.
Atinalılar ile Spartalılar arasındaki Peleponnes savaşları sırasında Spartalı komutan Lysandros Abydos’u Spartaya bağlı bir eyalet merkezi haline getirmiştir.

Büyük İskender Asya Seferi sırasında ordularını buradan geçirmiştir. Böylece şehir Makedonya hakimiyetine girmiş, daha sonra Roma’nın desteği ile Anadolu’da genişleyen Bergama Krallığına bölge bağlandığında V.Philippos Abydos’u kuşatma altına almış, şehirleri için savaşan Abydoslular yenilince şehir düşmüştür. Kendisine karşı direndiği için Philippos şehri cezalandırarak yakıp yıkmıştır.

İliada’da Abydos şöyle geçmektedir: “ Perkote’de,Praktios’ta oturanlar gelir sonra,Sestoslular,Abydoslular,Tanrısal Arisbe’nin yurttaşları,Başlarında Hyrtakes’in oğlu erlerin başbuğu Asios var,”  “ Hektor’un Abydos’ta oturan konuklarının en sevgilisiydi o,” Abydos ismi Luwi-Pelasg dilinde “su kulesi” anlamındadır. Konumu da bu isme uymaktadır. Şehir M.Ö.190’da tamamen Roma’nın eline geçti. Bizans döneminde burası bir piskoposluk merkezi olmuştur.

Charles Fellows,1838’de bölgeyi gezmiş çanak çömlek kırıklarından başka bu kent ile ilgili herhangi bir kalıntıdan bahsetmemiştir.

 

 

KEBRENE

 

Kebrene,Çanakkale’nin Bayramiç İlçesinin 12 km. doğusundaki Çaltepe ile Fugla Tepe arasındadır.

Kebrene sözcüğünün Anadolu kökenli olduğu sanılırsa da ne anlama geldiği bilinmemektedir. Bununla beraber Troas’daki bir akarsuya da Hellenler bu ismi vermiştir. Kentin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Xenephon ,Strabon kentin isminden bahsederlerken Skepsis ile Skamandras arasında bir yer olduğunu söylerler, ayrıca buradaki bir kuleden de söz etmişlerdir. Antiogonas’a göre de bu kentlerle sürekli savaşmıştır. M.Ö.479-334’de Kymeli göçmenler kenti olarak nitelendirilmiştir. M.Ö. 400’de kadın satrap Mania’nın yönetimine girmiş, 339’da da Spartalı komutan Derkylidas’a boyun eğmiştir. M.Ö.334’de Büyük İskender’in Granikos savaşındaki galibiyeti ile bölge onun hâkimiyetine girmiş, ölümünden sonra generallerinden Lysimakhos yeni kurulan Alexsandria-Troas’ı büyütmek için Kebrene halkını buraya zorla iskân etmiştir. Böylece halkının boşaltılmasıyla kent terkedilmiştir.

Oldukça geniş bir alana yayılan kentin kalıntılarından 3,4 km. uzunluğundaki surları dışında pek fazla bir şeye rastlanmamaktadır. Schliemann 1882’de burada kazı yapmış, kimi kaya mezarlarını açmış ve bazı gümüş ziynet eşyası çıkarmıştır.

1970’de burada üç erzak küpü ve bazı pişmiş toprak eserler ve paralar da bulunmuş ve Çanakkale Müzesine getirilmiştir.

 

 

 

LAMPONIA

 

Çanakkale, Ayvacık ilçesine 7 km. uzaklıkta Kozlu köyü yakınındaki Asar Tepe üzerinde kurulmuştur.

Lamponion sözcüğünün Luwi-Pelasg dilinden geldiği düşünülürse de anlamı anlaşılamamıştır. Bununla beraber eski Hellen dilinde eklere verilen “Lampon”dan yola çıkılarak “Lampon’un Yurdu” da denilebilir.

Heredotos, buradan Pers kralı Darius’un komutanlarından Otanes’in, Antandros’dan sonra ele geçirdiği bir Troas kenti olarak söz etmiştir. Buna dayanılarak da Lamponion’un M.Ö.V.yüzyıl başlarında var olduğu bilinirse de, ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu konusunda bir söz söyleyebilmek çok zordur. Büyük olasılıkla Anadolu’lu bir halkın kurduğu ve yaşadığı bir kenttir. Troas’daki diğer kıyı kentleri gibi Atina’nın kurduğu Delos Deniz Birliğine pay ödemiş, Atina-Sparta savaşında ismi geçmemiştir.

Lamponia’nın bulunduğu yerde arkeoloji kazıları veya yüzey araştırmaları yapılmadığından, yöre de bitki örtüsü altında olduğundan kalıntıları yeterli bir bilgi vermemektedir. Bununla beraber Kozlu köyünden Lamponia’ya giden yolun sonunda bazı kalıntılar olduğu da görülmektedir. Surlarla çevrelenen kentte çok sayıda kuyu ve sarnıç bulunmaktadır

 

 

ALEXANDRİA TROAS

 

Alexandria Troas, M.Ö. 4. yüzyılın sonlarına doğru (310 – 312 arasında) Büyük İskender’in buyruğuyla Antiganos tarafından Sigia denilen yerde kurulmuş ve Antigoneia adını almıştır. Şehir Colonea, Larisa ve Hamaxitus gibi Midilli şehirleri ile daha içerideki Naendreia, Cebren ve Scepsis şehirlerini egemenliği altına almıştır.

Başlangıcında geniş olarak kurulan şehir kıyıdaki yapay limandan başlayıp doğuda, deniz seviyesinden 100 m yukarıdaki tepeye kadar devam eder, ve şehir surları tahminlere göre 1000 ar ( 1 ar = 0.404 dönüm ) kadar alanı kapsar.

Kent, Scepsis şehrinin bağımsızlığını kazandığı İpsus savaşından sonra Alexandria adıyla Lysimachus tarafından yeniden kuruldu, ve Hellenistik çağda önemli bir şehir olarak yerini aldı. Bu çağda Alexandria, merkezi İlion’daki Athena tapınağında bulunan 9 şehirlik birliğe dahil edildi. (Diğer şehirler ; İlion, Dardanos, Scepsis, Assos, Abydos, Lanpsacu, Gargara, Parium.)

Şehir daha sonra imparatorluk zamanında, M.Ö. 12’de Roma Askeri kolonisi haline geldi. Daha sonra Bizans zamanında kentte bir piskoposluk bulunmadığı bilinir. Piri Reis, Müslüman hakimiyetine girdiği zaman bazı Hristiyanların kentten ayrıldıklarını söylese de erken Hristiyanlık dönemi sikkelerinden başka bir şey bulunamamıştır.

Kentin modern ismi “Eski İstanbul” Piri Reis tarafından 1520’lerde telaffuz ediliyordu. Ancak Piri Reis kentin Yunanlılar tarafından “Troya” diye bilindiğini anlatır. Ayrıca 1700’lü yılların kaynaklarından kent Troas, Troada ve Troy diye de geçer.

Belon’a göre ise (1546), su yokluğu ve pislik yüzünden asıl yerleşimde kimsenin yapamadığından, ancak yakınlarda Yunan, Türk ve Arapların varlığından söz edilmiştir. Alexandria Troas başlarda yapay limanı sayesinde güçlü ve zengin bir ticaret kenti olmuştur. Ancak bu özelliği, yani deniz yolu üzerinde olması, ayrıca onun yıkımını da sağlamıştır. Yapı tarzları götürülmüştür. Örneğin 16. yüzyılın başlarında Sondys and Coryate adlı gezginler bir zamanlar, İstanbul’a yapı taşı olarak malzeme taşınmış olduğunu, ayrıca bu işlemin o gün için günlük olarak devam ettiğini söylemişlerdir. Yani kalıntıların yağmalanması sistematik olmuştur. (Dalaway’e göre Selimiye ve Süleymaniye Camilerinin sütunları buradandır.) 20 yıl sonra Stochave adlı bir başka gezgin ise günde 2 geminin düzenli olarak gelip, Sultan Ahmet Cami’nin yapıldığı taşların taşındığını anlatır. Hobhouse ise 1810 kışındaki depremden sonra Herodes Atticus’un Hadrian döneminde yaptırdığı hamamın (Herodes Hamamı) yıkıldığı ve kalıntılarının 2 yıl bile geçmeden götürüldüğünü anlatır. Ayrıca Kaptan Hasan Paşa’nın sütunları keserek demir yerine taştan gülleler yaptığı da bilinir. Aynı şekilde yine Heodes Atticus’un yaptırdığı tiyatro ve su kemerlerinden de eser kalmamıştır. Sonuç olarak Osmanlı’nın, özellikle İstanbul’un bu kenti taş deposu olarak gördüğü ve kullandığı anlaşılmıştır.

 

 

 

 

 

 

NEANDRIA

 

Alman arkeoloğu Robert Koldewey tarafından 1899’da kazılmıştır. Kent, sahildeki Alexandria Troas’dan aşağı yukarı 13km. içeride, Çığrı Dağı’nın 500m. yüksekliğindeki granit bir sırtı üzerinde kurulmuştur. Şehrin kapladığı alan 1400m. uzunluğunda, 450m. genişliğindedir. Sur duvarı 3m. kalınlığında olup, uzunluğu 3200m’dir. Kısmen polygonal örgülü duvarı çok iyi korunmuş güzel surun M.Ö. 5. yüzyılda inşa edilmiş olası gerektir. Alexandria Troas’ın kurulmasından sonra 300 tarhilerinde tamamen terk edilen kentteki evlerin kullanım süresinin en aşağı bir yüzyıllık zamanı kapsadığı kesindir.

Kentin eski polygonal örgülü surundan da uzunca bölümler günümüzde ayaktadır. Bu eski sur kayalık akropolün kuzeybatıdaki en yüksek yerinde bulunuyordu. Neandria’nın en önemli anıtı 6.yüzyıl başında inşa edilmiş olan tapınağıdır. Bir podyum üzerinde yer alan tapınak, batı duvarı olmayan bir celladan ibaretti. Tapınağın dış ölçüleri 12,87×25,71m’dir. Cellanın iç kısım ölçüleri ise 8,04×19,82m’dir. Yapının ortasında bir sıra halinde 7 taş kaide bulunmuştur. Bunların üstündeki ahşap sütunlar kalın duvarlı cella ile birlikte çatıyı taşıyordu. Sütunların üstüne güzel Aeol başlıkları süslüyordu.

 

 

PARION

 

Parion,Çanakkale’nin Biga ilçesinin Balıklıçeşme bucağına bağlı Kemer köyünün 1 km. doğusundadır.

Parion sözcüğünün anlamı kesinlik kazanamamıştır. Prof.Bilge Umar’a göre eski Hellenlerin, kendi ağızlarına uydurarak Parion biçiminde kullandıkları bu adın .Troia’lı Prens Paris’in adıyla bir bağlantısının bulunduğunu sezdiklerinden, ama ne tür bir bağlantı bulunduğunu bilemediklerinden, yine bir ozan uydurmacasına sarılmışlardır; sözde Paris bir zamanlar bu kentte yaşamış, o yüzden kentin adı “Paris’in Yeri” anlamında Parion olmuş.

Parion’un ismi ilk kez Herodotos’da geçmiştir. Pers Kralı Dareios İskit seferine çıkışında (M.Ö.513-512) Parionlu’lar da onun yanında sefere katıldılar.Atina-Sparta savaşında da Atina’nın yanında yer aldılar, Amkibiades’in komutasındaki donanma M.Ö.410 da Parion’un limanında toplandı. Büyük İskender, Pers zaferinden sonra burasını kendisine bağlamış,onun ölümünden sonra da Trakya Kralı Lysimachos M.Ö.302 de Parion’u kendi yönetimine almıştır.M.Ö.241’de ise Bergama krallığına bağlanan kent Attalos’lar zamanında büyük bir imar faaliyeti görmüştür. Bergama Kralı III. Attalos’un varis bırakmadan ölümü üzerine Roma İmparatorluğuna bağlanmıştır.

Strabon’a göre zengin toprak ve bağları olan Parion’un yakınında Kral Adrastos’un yaptırdığı bir Nemesis Mabedi bulunuyordu. Bu mabet yıkılınca bütün eşyası hatta taşları bile yerinden sökülerek Parion’a taşınmış ve bunlarla Hermokreon’un eseri olan görkemli sunak inşa edilmiştir.

Arkaik, Helenistik ve Roma devri eserlerinin bulunduğu kent bugün toprak altındadır. Ayakta kalan eserlerden biri Kemer köyünün girişindeki su kemerleridir. Bu kemerlerin yakınında ise Nekropol vardır.Civarda çok miktarda tümülüs görülmektedir.Çanakkale Müzesi 1970 yılında Bakır tepe’de bulunan tümülüsü açmış ,içinde biri kadın diğeri erkek iki lahit bulunmuştur. Çevredeki tümülüsler köylüler ve defineciler tarafından tahrip edilmişlerdir.

Köyün hemen üzerinde M.Ö.300’lerde yapıldığı sanılan, çelenklerle süslü frizleri olan bir mabet vardı.. Mabedin alt kısmında ise bugün toprak altında olan bir tiyatronun varlığını eski yazarlardan öğreniyoruz. Osman Hamdi Bey buradan çıkarılan bir lahdi İstanbul Arkeoloji Müzesine götürmüştür.

 

SESTOS

 

Çanakkale’nin 5 km. kadar kuzeyindeki Nara Burnu ucunun (İlkçağ kenti Abydos alanının) kuzeydoğu doğrultusunda, Gelibolu Yarımadasında, Akbaş Limanı ve onu çevreleyen küçük alüvyon ovasının batı yanında, yamaçta, Sestos Burnu/Akbaş Burnunu oluşturan dağ sırtı uzantısının bu ovaya bakan yanında ve tepe üstü düzlüğünde kurulmuştur. Alüvyon Ovası, kara yolundan Eceabat’ın birkaç km. ilerisindeki Akbaş Şehitliği ile deniz arasındadır. Orada denize dökülen ve alüvyon ovacığı oluşturmuş bulunan küçük dere, kıyı çizgisini İlkçağdan günümüze değin geçen yüzyıllar boyunca yüzlerce metre ilerletmiştir. Oradaki deniz girintisi , antik Sestos kentinin limanı idi ve birçok önemli olaya tanık olmuştur. Bu yöreye Helenler, Atinalı Kypselos oğlu Miltiades önderliğinde (İÖ.6.yüzyıl 2.yarısı) yerleşmişlerdir.

İlkçağda Avrupa-Asya yolu Çanakkale Boğazından geçmektedir ve Boğazı geçişin olağan yeri de, Sestos ile karşı kıyıda, Nara Burnu ucu doğu yanındaki Abdyos kentleridir. Karadeniz kuzeybatısına, Skyth/İskit Yurduna sefer düzenleyen (İÖ.513) İran Şahı Dareios, imparatorluk ordusuyla, İstanbul Boğazını aşmış ise de dönüşünde (İÖ.512) Sestos Limanından gemi ile Asya kıyısına geçmiştir. Oğlu Xerxes ise, Sestos ile Abydos arasında kurulan iğreti köprüden faydalanmış, dönüşte de Sestos limanından gemiye binerek Asya topraklarına geçmiştir. İÖ.334’de İskender’de bu limandan yararlanmıştır.

Atina-Sparta savaşı sırasında Atina yandaşı olan Sestos, savaş boyunca ve İlkçağın ileri dönemlerinde önemini korumuştur. Özellikle Helenistik dönemde mitolojide yer alan Hero ile Leandros’un sevgi öyküsü nedeni ile ününü daha da sürdürmüştür.

 

 

 

GARGARA

 

            Gargara Ayvacık ilçesinin yaklaşık 6 km. doğusunda, İzmir-Çanakkale karayolunun hemen kuzeyinde Edremit Körfezi’ne bakan  Kocakaya tepesi üzerindedir. Çıplak büyük bir kaya kütlesi olan  Kocakaya tepesi İda Dağları’nın batı kısmında bulunur. Eski Gargara’nın üzerinde kurulan Kocakaya tepesibatı Kaz dağlarının en yüksek ve çıplak tepesidir. Denizden yaklaşık 780 metre yüksektedir. Bu tepenin antik kentle birlikte antik dönemdeki ismi Gargaros’tur. Zirveye Kızılyar köyünde ana yoldan geniş bir orman yoluyla ulaşılır. Antik yerleşim kocakaya ile, bu tepenin batısındaki Çalıkaya ve Sivritepe arasındaki düzlükler ve yamaçlarda yayılmıştır.

            Yüzeyde özellikle Kocakaya tepesinin üzerinde sur ile yer yer mimari yapılara ait buluntular görülebilir. Tepenin kuzey yamaçlarında Sivritepe duvarları şehir kapıları arasında yoğun olmak üzere antik tuğla kiremit parçalarıyla birlikte antik çanak-çömlek parçaları toprağın hemen üzerinde temel kalıntısı olabilecek taş sırları vardır. Sivritepe eteklerinde ortaya çıkan mezar kalıntıları kentin nekropolüne aittir.

            Homeros’un İlyada Destanı’nda Troia savaşlarında Olympos tanrılarının savaşlarını izlediğiğ yer olarak bahsettiği Gargara; Strabon’un aktardığına göre Assos’tan gelen bir Aiol kenti olarak M.Ö. IV. yy’da kurulmuştur. Attika-Delos deniz birliğine 1/3 talent vergi veren kent, klasik ve Hellenistik çağların başına kadar Kocakaya tepesinde varlığını sürdürmüşse de erken Hellenistik dönemle denize daha yakın olan Araklı köyü yakınındaki tepe üzerine taşınmıştır.

            Yeni yerine taşınan Gargara kent statüsünü Hellenistik dönemde de devam ettirmiştir. Bunu Troia, Rhodos, Chıos ve Atina’da üzerinde vatandaşların ismi yazan yazıtlardan anlıyoruz. Şehir kuruluş döneminden itibaren sikke bastırmıştır. Roma çağında ise, Augustus’tan Septimus Severus’a kadar basılmış olan sikkeleri vardır.

            Gargara Bizans döneminde biraz gelişmiş olmalıdır ki üzerinde antik dönem kentlerinin bulunduğu Tabula Peuteringiana haritasında önemli bir yer olarak gösterilmiştir.

            Kent, gemilerin asıl kıyı rotasında olamadığı halde şimdi bile varlığını sürdüren küçük vadideki temiz su kaynaklarıyla her zaman ziyaret edilen bir yer olmuştur. 

 

 

PRIAPOS

 

Priapos, Çanakkale’nin Biga İlçesine bağlı Karabiga’nın 2 km. kuzeydoğusundaki burnun ucundadır.

Priapos, Luwi-Pelasg dilinde “Hisarsuyu” anlamına gelirse de Dionysos ile Aphrodite’nin oğlu olan, bağ-bahçe tanrısı ve Phallos’u ile tanınan Priapos’dan geldiği de göz ardı edilmemelidir. Strabon, bu inançtan şöyle bahseder:

“Kent, adını orada kutsanan Priapos’dan almıştır. Onun kutsanması Korinthos dolayındaki Ornea’dan getirilmiştir. Bu tanrının kutsanmasına halk rağbet etti,çünkü ülkeleri ile çevrelerindeki Parion. Lampsakos gibi komşu topraklar da zengin bağlarla kaplıydı.”
Batı Anadolu’nun Helenleşmesinden önce Thrak kökenli Bebrykoslar da Priapos’u önemli tanrılarının arasına koymuşlardı .Böylece Priapos İnancı’nın Yunanistan’dan gelmediğini anlıyoruz.

Kentin ne zaman kurulduğu hakkında kesin bir bilgi yoktur, fakat M.Ö.V. yy.da şarapçılığıyla ün kazandığını ve Yunanistan’a şarap gönderdiğini biliniyor. Arrianos’un İskender’in Anabasis’i kitabından , İskender’in Granikos Savaşına giderken buradan geçtiğini öğreniyoruz. Kent İskender’e hemen boyun eğmiş ve teslim olmuştur. M.S.I. yy.da ise Roma-Mithridates savaşında Pontos askerlerinin buradaki Artemis mabedini soyarak, tanrıçanın heykelini götürdükleri yine kaynaklardan bilinmektedir.

Priapos M.Ö.II. yy.da adına sikke basmış, İmparator Avgustos (Octavianus) döneminde (M.Ö.43-M.S.18) Roma’nın yavru kenti olarak gelişmiştir. Sonraki yıllarda önemini yitirmiş ve Parion’a bağlanmıştır.

Bölgedeki tümülüslerde, Çanakkale Müzesinin başlattığı kazılarda önemli buluntular ve lâhitlerle karşılaşılmıştır. Bu lâhitlerden iki tanesi bugün Çanakkale Müzesinde sergilenmektedir. Bir tanesinin üzerinde İranlı bir soylu kabartması vardır fakat ne yazık ki defineciler tarafından tahrip görmüştür. Diğerinin üzerinde ise Akhaios ordusunun Troia’yı ele geçirdikten sonra Priamos’un kızı Polxena’yı kurban etme sahnesi yer almaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

 

 

1. STRABON , Geographika Antik Anadolu Coğrafyası Kitap:XII-XIII-XIV , (Çeviren: Prof. Dr. Adnan PEKMAN) , İstanbul 2000

 

 

2. MANSEL , Arif Müfit, Ege ve Yunan Tarihi, TTK Yayınları , Ankara 1999

 

 

3. AKGURAL, Ekrem , Anadolu Uygarlıkları , Net Yayınları , İstanbul 2000, 7. Baskı

 

 

4. BAYRAK,M. Orhan , Türkiye Tarihi Yerler Kılavuzu , İnkılap Kitapevi

 

 

5. UMAR, Bilge, Türkiyedeki Tarihsel Anıtlar, İnkılap Kitapevi

 

 

6. http://www.aktifcanakkale.com

 

 

7. http://www.kenthaber.com

 

 

8. http://www.kentler.com

 

 

9. http://www.kultur.gov.tr

 

 

10. http://www.bozcaadatenedos.com

 

 

11. http://www.geocities.com/birdemet2003/canakkale.htm

 

 

 

 

Related posts

Etiketler:,

Korku Oyunları

Komik Videolar

Aşk Şiirleri